Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Dedelerim

Evin sessiz olduğu günler, bazen canım sıkılır, bahçeye bakan camın önündeki divana otururdum; Hasan dedemin hayali de (beni oralarda bir yerde bekliyormuş gibi) geçer karşıma oturur, ayaklarından birini sedirden sarkıtır, ötekini dizinin altına alır, önce bana gülümseyerek bakar, sonra babaannemden duyduğum masalları bir kez de o anlatırdı. Yıllar geçtikçe ziyaretleri azalsa da, Hasan dedem benim için hiçbir zaman ölmedi.

Her çocuğun iki tane mi dedesi vardır? Benim iki dedem vardı, ama onları bir arada hiç görmedim. Ben çok küçükken ölmüş olan babamın babasının, Hasan dedemin yaşayan halini pek hatırlamıyordum. Yine de zihnimde onunla ilgili bir görüntü vardı, bu görüntünün ne kadarı gerçekti, ne kadarı onunla ilgili olarak duyduklarımdan oluşmuştu, ne kadarını ise sağda solda gördüğüm başka yaşlı adamların görüntülerinden ödünç alarak Hasan dedeme ben eklemiştim, bilmiyorum. Hasan dedem, hakkında anlatılanlarla sık sık aramızda oluyordu; ben de onun görüntüsünü hayal ediyordum, yüzünde beyaz bir sakal ve sakin bir gülümseme, elinde kaba bir baston, üzerinde düz renk mütevazı giysiler ve hafif kambur bir duruş ile.

Yaşım ya ondu, ya on bir, evin giriş katında, basit döşenmiş odanın bahçeye bakan pencerelerinin dibindeki divanda annemin babası, Cavit dedem yatıyordu. Ama bana takvim kağıtlarındaki manileri okumuyordu, hatıralarını da anlatmıyordu. Üstü örtülmüştü, fakat olağandışı biçimde şişmiş karnı örtünün altından belli oluyordu. Gözleri kapalı, yüzü açıktı, teni sarı yeşil bir renk almıştı. Ne yapacağımı bilemiyordum, ama zaten beni orada çok tutmadılar. İlk kez o gün, orada öldüm.

Cavit dedemin hastalığı yıllar önce başlamıştı, rahatsızlığının kalp yetmezliği olduğunu, karnında oluşan şişliğin, karın boşluğunda biriken ve tıpta assit denen sıvı yüzünden ortaya çıktığını ancak çok sonraları, bir tıp fakültesi öğrencisi olduğumda öğrenecektim.

Her ne kadar Cavit dedemin aklımda kalan tek görüntüsü ölü bedeni değilse de, onun hakkında belleğimde birikmiş anılar sonradan anlatılanlarla iç içe geçmiş durumda. Zaten çocukluk anılarımız hep başkalarının işgali altında bir bölge imiş gibi geliyor bana. O günlerden aklımda kalanların ne kadarı gerçekten bana ait, bilemiyorum.

Acaba herkes için de böyle midir? Herkes dedeler, nineler kuşağını hep anababaların süzgecinden geçmiş, belki de onlar tarafından bozulmuş hayaller, sözler, görüntüler eşliğinde mi tanır? Galiba bunun ayrımına ancak yıllar sonra varabiliyoruz, o da eğer çocukluk günlerimizin olaylarını, kişilerini başkalarından bir kez daha dinleme fırsatımız olursa, ya da o günlere, o kişilere ilişkin belgelere, bilgilere ulaşabilirsek. Yani dedelerimizi, ninelerimizi gerçek halleriyle tanımak için özel bir çaba göstermemiz gerekiyor.

Yaşarken hiç görmediğim Hasan dedemin bir dönem gerçekten var olduğuna o kadar emin olduğum halde, Cavit dedemin bir zamanlar sahiden yaşamış olduğuna çok yıllar sonra inanacaktım. Yaşım elliye yaklaşmıştı, iş için Erzurum’da birkaç gün kalmam gerekti. Bir ili tanımak için genellikle yaptığım gibi büyük ve eski bir kitapçıya gidip orayla ilgili yerel kitapları sordum. Önüme sıraladıkları kitaplardan birisi de Erzurum Lisesi Tarihi idi! Hemen elime alıp karıştırdım, içinde dedemin de adı vardı, “Osman Cavit Göktuna”. O an içim aydınlandı, adeta huzuru buldum.

Evet, dedelerim gerçekten yaşamışlardı, var olmuşlardı… O halde ben de gerçekten vardım!

Reklamlar

28/01/2005 - Posted by | Ellilikler-1: Hüzün |

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: