Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Dokuz Tahta Altında

Galiba içimizde ölülerimizle ilgili çelişik duygular oluyor, hani hem “keşke ölmeseydi” diyoruz, sevdiğimizin bizden ayrılmasını engellemeye çalışıyoruz, hem de bir an önce öbür dünyaya gitsin, orada mutlu biçimde “öteki dünya yaşamı”nı sürdürsün istiyoruz.

Anadolu’da arkeologların ortaya çıkardığı kimi tarihöncesi yerleşim yerlerinde ilginç bir adet gözlenmiş: Ölen kişi, ailesiyle birlikte yaşadığı evin tabanına, toprağa gömülürmüş. Aile büyüğünün adeta yaşayanlarla bir arada bulunmaya devam etmesini sağlayan bu geleneğin kalıntıları, Ankara’da Anadolu Uygarlıkları Müzesi’nde yakından görülebilir.

Bir gazete haberinde Türkiye’nin değişik yerlerinde Alevilerin ilginç bir geleneği yaşattıklarını okumuştum: yılın belli bir günü herkes giyinip süsleniyor, bir kır gezmesine gider gibi hazırlanıyor, yaygılar, sepetler, yiyecekler, içecekler alınıyor ve mezarlığa yemek yemeğe gidiliyor. Her aile akrabalarının mezarlarının yakınına, yere bir sofra kuruyor, sonra da ölmüş yakınları da anarak, hatta belki onların da sofrada olduğunu varsayarak tencereler, şişeler açılıyor… Sanki böylece, binlerce yıl önceki geleneğin çok daha sosyalleşmiş, çağdaş bir versiyonu yaşıyor günümüzde.

Bunun bir de tam tersi var, ya ölü bu dünyaya geri dönmek isterse? Ölülerin öbür dünyada huzursuz olabilecekleri, bu yüzden yaşayanların arasına dönmek isteyebilecekleri, hatta dönebilecekleri fikri, içinde hayaletlerin, hortlakların, vampirlerin, Drakula’ların, zombilerin bulunduğu çok geniş bir “kültür”ün oluşmasına yol açmış.

Öyle görünüyor ki, ölünün öbür dünyaya gidişini kolaylaştırmak gibi bir amaca yönelik olarak da pek çok gelenek ortaya çıkmış. Eski uygarlıklarda ölüler hep takıları, süsleri ile birlikte gömülmüşler, bazen atları da öldürülüp mezara konmuş, kimi yerlerde soylu kişilerin hizmetlilerini bile öldürmüşler ve değerli saydıkları ölü ile birlikte gömmüşler onları. Mısırda, Kahire’deki El Giza piramitlerinin birinin önünde gömülü, gerçek boyutunda bir “öbür dünyaya gidiş gemisi” bulunmuş. Bütün bunlar ölenin hem öteki dünyaya gidişini, hem de orada sürdüreceği varsayılan yaşamı kolaylaştırmak gibi bir amacın varlığını kanıtlıyor.

Anadolu’da pek çok yerde hâlâ, ölü bedenin bir süre evde kalması gerektiğinde ışık açık bırakılır, ölü odada yalnız bırakılmaz, ölünün karnına bir bıçak konur. Birçok kişi bu geleneksel davranışların nedenini bilmez, bunları dinî gerekler sanır. Oysa bu gelenekler Şamanizm inancından kaynaklanır; ölünün ruhu bir süre ölü beden çevresinde dolaşacak, tekrar bedene girmeye çalışacaktır, ölüyü yalnız bırakmama, çevreyi aydınlatma ve ölünün karnına metal bir araç koyma… bunların hepsi o dolanan ruhu kaçırmaya yönelik çabalardır. Mezara, ölünün üstüne “dokuz tahta” konmasının nedeni de bu inanıştır; ruh bedeni bulup girerse, beden doğrulmaya çalışacak, fakat başını tahtalara çarpıp ölmüş olduğunu anlayacak, kalkmaktan vazgeçecektir.

Ölüm ritüelleri her dinde, her kültürde sürüp gitmiş. Gömme törenleri, ölen kişiyi anma toplantıları, ölen kişi adına vakıf kurmalar… Yani ölenin anısını yaşayanlar arasında sürdürme çabaları, her ülkede farklı biçimlerde de olsa, bugüne kadar gelmiş.

Sidney’deki ölüm sergisinde Meksikalıların ölüler günü adetleri unutulmamış.

Yanda bir duvar boyunca Ölüler Günü anlatılıyor, Meksikalılar her yıl kasım ayının iki gününü ölülerine ayırıyorlar, birinci gün çocuk iken kaybettikleri yakınlarını anıyorlar, ikinci gün ise erişkin yaşta ölmüş olanları. Duvara ve duvar dibine, masalara sıralanmış küçüklü büyüklü iskeletler, kibrit kutusu kadar tabutlar, oyuncak çelenkler, sararmış fotoğraflar, ölüleri anlatan ve anımsatan çeşit çeşit nesneler… Meksikalılar bunları Ölüler Günü’nde evdeki özel köşelerine koyar, bazılarını da mezarlıklara bırakırlarmış.

Kim bilir, belki onlar da sevgili ölülerine, “bakın, sizi unutmadık, geri gelmeye çalışmanıza gerek yok, orada, öbür dünyada kalın…” demek istiyorlardır? Sonuç olarak öyle görünüyor ki, ölüleri tümden yaşamımızdan çıkaramayacağımızı kabulleniyoruz ve onlarla, onların anısıyla barış içinde bir arada yaşamaya çalışıyoruz.

Eh, bunu başarabilenlere ne mutlu!…

Reklamlar

28/01/2005 - Posted by | Ellilikler-1: Hüzün |

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: