Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Ölüm: Son Tabu

Sidney’de, Avustralya Müzesi’nin önündeyim. Kapının yanında büyük bir ilan panosunun tepesinde tünemiş üç akbaba görünüyor, panonun üzerinde Ölüm: Son Tabu diye yazıyor, altında serginin açılış ve kapanış tarihleri var.

On yaşlarında kadardım. Evin giriş katında, basit döşenmiş odanın bahçeye bakan pencerelerinin dibindeki divanda annemin babası, Cavit dedem yatıyordu. Ama bana takvim kağıtlarındaki manileri okumuyordu, hatıralarını da anlatmıyordu. Üstü örtülmüştü, fakat olağandışı biçimde şişmiş karnı örtünün altından belli oluyordu. Gözleri kapalı, yüzü açıktı, teni sarı yeşil bir renk almıştı. Ne yapacağımı bilemiyordum, ama zaten beni orada çok tutmadılar. İlk kez o gün, orada öldüm.

Müzede aborijinleri anlatan bölümü, dinozor iskeletlerinin olduğu salonu, evrimin kanıtlarını anlatan odaları gezdikten, yani epeyce ayak sürüdükten sonra, ölümü anlatan serginin giriş kısmına geliyorum. Önce bir uyarı var: “Sergideki bazı malzemeden rahatsız olabilirsiniz, dikkat edin”, bir de “bu sergiye çocukları kendi başına salmayın”. Sonra kendini loş bir ortamda buluyorsun.

Serginin ilk odasında, AIDS nedeniyle hayatını kaybetmiş gençlerin, çocukların yakında geleceğini bildikleri ölümlerini beklerken kendilerinden sonraya bırakmak üzere hazırladıkları bayraklar, örtüler, anı eşyaları var. İnsan böyle bir durumda neler hazırlamak isteyebilir acaba? Kimisi kumaş üzerine sevdiği sembolleri işlemiş, kimisi oyuncaklarını iliştirmiş. Her bir özel bayrağın yanında sahibinin resmi (genellikle gülümseyen bir çocuk), yanında ismi, doğum ve ölüm tarihleri.

Çocukluk çağı kanserleri ile uğraşan klinikte staj yapıyorum. Bir iki gün önce kendisiyle konuştuğum genç oğlanın bedeni önümde duruyor, üzerinde kanamaya bağlı yer yer lekeler, gözleri açık, kol ve bacak kasları sertleşmiş. Asistan eldivenli elinde enjektörlerle geliyor, “Hadi bakalım” diyor, “Ercan’a postmortem yapacağız…” “Nasıl yani?” “Yani tanıyı kesinleştirmek için karaciğerinden parça alacağız”. Aldık. İşte o gün, ikinci kez öldüm.

Sonra insanların kaybettiklerinin ardından yazdıklarını okuyorsun. Sağ kalanların ve kaybettiklerinin yan yana resimleri, geride kalanların gidenlerle ilgili anıları, kayıp sonrası yaşadıkları, hissettikleri… Her yazı, bir öyküyü üstlenmiş, duvardaki kağıtlar bu yükü taşıyorlar ama öykülerin tümünü okumaya sizin takatiniz kalmıyor.

Yanda bir duvar boyunca Ölüler Günü anlatılıyor, Meksikalılar her yıl kasım ayının iki gününü ölülerine ayırıyorlar, birinci gün çocuk iken kaybettikleri yakınlarını anıyorlar, ikinci gün ise erişkin yaşta ölmüş olanları. Duvara ve duvar dibine, masalara sıralanmış küçüklü büyüklü iskeletler, kibrit kutusu kadar tabutlar, oyuncak çelenkler, sararmış fotoğraflar, ölüleri anlatan ve anımsatan çeşit çeşit nesneler… Meksikalılar bunları Ölüler Günü’nde evdeki özel köşelerine koyar, bazılarını da mezarlıklara bırakırlarmış. Bunları izlerken aklıma John Huston‘un Volkanın Altında (Under the Volcano, 1984) adlı filmi ve Albert Finney‘in o filmdeki harika oyunu geliyor.

Artık asistan olmuştum, bulaşıcı hastalıklar kliniğinde çalışıyordum. İki yaşındaydı. Bir bebek yatağının ortasında çarmıha gerilmiş gibi yatıyordu. Kolları, bacakları kararmıştı, serum takmak için ulaşabileceğimiz bir damarı kalmamıştı. Konuşamıyordu, ağlayamıyordu, her şeyi bakışlarıyla anlatıyordu. Gazlı kangrenden kurtulması için tek şansı olan ameliyatı, yani kollarının ve bacaklarının kesilmesini ailesi reddettikten sonra iki gün daha yaşadı. Canlı kalan tek yeri gözleriydi. Hüzün, sıkıntı, acı, elem, yalvarma, kabullenme… bunların tümü bir tek bakışta toplanabilir mi? Ayşegül’ün o son bakışını gördükten sonra, onunla birlikte üçüncü kez öldüm.

Birçok toplumda bir yakınının kaybedenlerin neler yapacağı sıkı biçimde tanımlanmış: Dul kalan eş ne kadar süre, ne giyecek? Kaçıncı günlerde hangi törenler yapılacak? Ölenin eşyaları ne olacak? Sergide bunların farklı toplumlarda nasıl tanımlandığı, resimlerle, giysi örnekleriyle anlatılıyor, büyük bir vitrinde de siyah bir matem elbisesi görüyoruz.

İnsanlar, var olduğu düşünülen öteki dünyaya ölünün gidişini ve oradaki süreci kolaylaştırmak için de çok düşünmüşler. Örneğin birçok toplumda ölüyle birlikte çeşitli eşyaları da gömme adeti var. Vitrinlerde bu eşyaları görüyoruz, minik tanrı heykelcikleri, yemek kapları, uğur nesneleri, hatta bir Mısır mumyasına eşlik etmesi için yapılmış bir gemi modeli.

Haberi veren annem telefonda ağlıyordu, hemen eve koştum. Annemin ağlaması sessizce devam ediyordu. Babamın bedenini yatağına yatırmışlar, gözlerini kapatmışlar, çenesini bağlamışlar, karnına da bir bıçak koymuşlardı. Gündüz olduğu halde odanın ışığı yanıyordu. Beni onunla yalnız bıraktılar. O anda neler düşündüğümü, neler hissettiğimi anlatmayacağım, onu alnından öptüğümü söyleyeceğim sadece. O gün, 1986 yılının 31 Aralık günü, dördüncü kez öldüm.

Öldükten sonra yakılmış bir insanın küllerini hayatımda ilk kez görüyorum. Çinliler, içine yakınlarının küllerini koymak için süslü tahta kutular, çekmeceler yapmışlar. Kimileri de külleri porselen kaplarda saklıyorlar, ama en ilginç olanlar saydam, kavanoz benzeri cam kaplar, onların içinde görünen küller, örneğin odun ya da kömür yandıktan sonra kalan ince tozlar gibi değil, kavanozun içinde daha kaba taneler halinde duruyorlar, renkleri gri.

Tiwi halkının mezar işaretleri: Pukumani çubukları

Ölülerimizi gömsek bile her zaman onlardan bize birtakım izler kalsın istiyoruz, onları gömdüğümüz yerleri belli etmeye çalışıyoruz. İşte sergiden örnekler: Bir aborijin kabilesi, Tiwi halkı, her ölen kişi için süslü bir direk yontuyor ve o kişinin mezarının başına dikiyor. Batılılar ise mermerden, büyük mezar taşları yapıyorlar ve üzerine ölenin ismini yazıyorlar. Serginin bir köşesinde, yerde, yan yana gerçek mezar taşları duruyor. Hepsinin üzerinde aynı ölüm yılı yazılı: 1867. Avustralya’nın ilk beyaz yerleşimcilerinin bir kısmının adadaki ömrü çok uzun sürmemiş, çünkü kimi gemilerde çıkan salgınlar zaman zaman kitle ölümlerine yol açmış. Mezar taşlarından birisi de bir hekime ait.

Annem birkaç ay içinde hızla kilo kaybetmişti, ama ona “zayıflamış” denemezdi, “kurumuş” sözü durumuna daha uygun olurdu. Gece boyu başında idim. Soluğunun zorlaştığı hissediliyordu. Artık bir iki sözcüğü zor telaffuz eder olmuştu. Deri bir torbanın içindeki kemikler haline gelmiş elini tutuyordum. Saatler böyle geçti. Bir ara soluğu bozuldu, yüzüne baktım, o anda gözünün birisi kaydı, hemen ardından hem soluğu durdu, hem de gözkapaklarının titreşmesi ve göz hareketleri sona erdi. Elim bileğine gitti, ama nabzını bulamadım. Alçak bir sesle “öldü” dedim. O gün, 31 Mart 2001 günü, saatler sabahın dördünü gösterirken beşinci kez öldüm.

İnsanlar nelerle uğraşıyor? Bir zamanlar frenoloji diye bir disiplin varmış, sonradan değerini ve saygınlığını yitiren bu alanda çalışan bilim adamları ve meslek sahipleri, insanların anatomik yapılarından karakterlerini öngörmeye çalışırlarmış, amaçlarından birisi de beden yapılarına, yüz biçimlerine bakarak sonradan suç işleyecek kişileri ayırt edebilmekmiş. Avustralya’da da, cezaları yerine getirilmiş idam mahkumlarının ölü bedenleri, uzun bir süre bu amaca yönelik olarak kullanılmış; örneğin, idamdan hemen sonra bu kişilerin maskları alınmış ve ilgili enstitüye devredilmiş. Hani vitrinlerden birisinde konuyu anlatan fotoğraflar ve bu masklardan yapılmış büstler olmasa, insan inanmakta güçlük çekecek.

Az ötede bir tabut duruyor, üzerindeki haç işaretinden daha çok ilgi çeken, tabuta dikine iliştirilmiş bir sopa ve sopanın tepesine konmuş bir çıngırak oluyor. Meğer, bir zamanlar insanların ölmeden de tabuta konup gömülme ihtimali olduğunu fark edenler böyle bir önlem almışlar! Eğer kişi tabutta “canlanırsa” hareket edecek, çıkmaya çalışacak, böylece çıngırağı çaldıracak, mezarlık bekçisini uyaracak… Kim bilir, belki de bu önlem sayesinde hayata dönenler olmuştur?

Ölmeden az önce yanındaydım, ama hastanede ölen birçok kişinin olduğu gibi Hüray’ın da son dakikalarında başında sevdiği kişi değil, telaşlı bir ekip ve birtakım cihazlar vardı. Ölüsü morga gitmeden beni çağırdılar, çünkü “onu son kez göreyim” diye rica etmiştim. Ölü bir bedenin başkaları için taşıdığı değerin nasıl birdenbire azaldığını gözledim: Bir saat önce yoğun bakıma girerken koşturan hekimlerin sürdüğü sedyenin başında artık bir hizmetli vardı. Üstündeki örtüyü, yüzünü ve omuzlarını görecek kadar açtım. Teni sararmış, gözleri donuklaşmıştı. Açık kalmış gözkapaklarını örttüm. Yanaklarını okşadım, yüzünü öperken bir yanağına bir damla gözyaşı düştü. İşiteceğini umarak içimden “yirmi iki yıllık sevgilim, sana çok teşekkürler” dedim veda niyetine, sonra örtüsünü tekrar kapattım. Hüray’ın kaçıncı ölümüydü bilmiyorum, ama ben 2002 yılının 3 Ağustos günü, saat 10:30’da altıncı kez öldüm.

Serginin son bölümünden geçmeden dışarı çıkamıyorsun. Bulunduğun yer bir laboratuvara benziyor, ama değil, burası bir morg odası. İlaç kokuları içindesin, sağda solda dolaplar, metal masalar, içinde bir insan bedeni bulunduğunu düşündüren kapalı bir torba bir sedyenin üzerinde duruyor, tezgahlarda mikroskoplar, ne olduğunu bilmediğin araçlar. Burada “lütfen dokunmayınız” yazısına gerek yok, çünkü zaten etrafa değmemeye çalışarak dolaşıyorsun. Çıkış kapısı? İşte burada, galiba bitiyor, serginin sonuna geldik.

Son odada duvardaki eğitim tablosu dikkat çekiyor: Sol sütunda alt alta fotoğraflar var, sağ sütunda bu resimlerin açıklaması yer alıyor. Fotoğraflarda ölü bir domuz bedeninin zaman içinde nasıl parçalandığı, dağıldığı, giderek yok olduğu gösterilmiş; ölümden bir gün sonra, bir hafta sonra, bir ay sonra… Bakıyorsun bir yıl sonra domuzdan geriye yalnızca kemikler kalmış. Yandaki vitrinde ise bu “yeniden doğayla bütünleşme” sürecinin baş emekçileri olan bok böcekleri sergileniyor. Hani şu Eski Mısır’da “skarab” adı verilen ve kutsal sayılan böcekler!…

Son olarak, ateist bir çiftçinin, bana Aziz Nesin’in seçimini anımsatan öyküsünü okuyorum. Kızı, isteğine uygun olarak, babasını ömrü boyunca emek verdiği tarlasına gömmüş; böylece babanın kendi seçtiği doğa parçasının içine karıştığını düşünüyor.

Yatağa uzanmışım, gözlerim tavana dikili, bütün ölümlerim gözümün önünden geçiyor. Her ölümü yeniden yaşıyorum, her yaşamımda yeniden ölüyorum. Yedinci kez ne zaman, nerede öleceğim? Bunu bilmiyorum.

Ölüm”, “son tabu” mu gerçekten? Bu sorunun yanıtını da bilmiyorum, ama hiç kuşkum yok, benim ölüm, son tabuta konacak.

.

Caner Fidaner

.

Meraklısına: Yazıda sözü edilen sergi hakkında bilgi almak için burayı tıklayınız.

Reklamlar

28/01/2005 - Posted by | Ellilikler-1: Hüzün | , , , , , , , , , ,

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: