Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Ölüme Direnmek

Yaşam ile ölüm arasında bitmeyen bir savaş var diye düşünüp bu savaşta yaşamın tarafını tutma hevesimizden olsa gerek, “ölüme direnme” davranışı övülen bir özellik olagelmiş; dahası, kazanılması gereken bir beceri gibi anlatılmıştır. “Ölüme kimler direnebilir?” diye bir soru sorulduğunda belki doğru yanıtı “Yaşamı seven, deneyimli ve olgun kişiler” olarak düşünebiliriz.

Ben bu konudaki en büyük deneyimlerimi tıp eğitimim sırasında yaşadım. Tabi, kişinin yakından yaşadığı ölümler genellikle kendi ailesi içinde gördükleri oluyor, onlarda da bazen durumu yorumlayacak kadar tarafsız olamıyorsunuz, bazen de o günleri çok kısa sürede unutmak istiyorsunuz, ne olup bittiği üzerinde düşünmek, konuşmak istemiyorsunuz. Yakın akrabaların kaybı insanı mutlaka ciddi biçimde etkiliyor, ama orada ölüm olgusundan çok bir yakının kaybı, sahneden çekilmesi baskın değişiklik oluyor; sonuçta da bir yakının ölümü ile ortaya çıkan etkiler daha çok bilinçaltı düzeyde kalıyor, herhalde.

Oysa tıbbiyeli iken ya da asistan olarak hastanede çalışırken gördüğü ölümler insanı bir yakınınızın kaybı olarak değil, “bir insanın ölümü” olarak etkiliyor; bunun sonucunda ölüm kavramı üzerinde daha çok düşünme, kendi tepkilerinizi yorumlama şansı olabiliyor kişinin. Benim de üzerinde en çok düşündüğüm ölümlerden biri, hastanede bakımından sorumlu olduğum bir küçük çocuğun hayatını kaybetmesi olmuştu.

Artık asistan olmuştum ve bulaşıcı hastalıklar kliniğinde çalışıyordum. İki yaşındaydı. Bir bebek yatağının ortasında çarmıha gerilmiş gibi yatıyordu, kol ve bacakları kararmıştı, serum takmak için ulaşabileceğimiz bir damarı kalmamıştı. Konuşamıyordu, ağlayamıyordu, her şeyi bakışlarıyla anlatıyordu. Gazlı kangrenden kurtulması için tek şansı olan ameliyatı ailesi reddettikten sonra iki gün daha yaşadı. Canlı kalan tek yeri gözleriydi. Hüzün, sıkıntı, acı, elem, yalvarma, kabullenme… bunların tümü bir tek bakışta toplanabilir mi? Ayşegül’ün o son bakışını gördükten sonra, onunla birlikte üçüncü kez öldüm.

Sonraları, Ayşegül’ün ölüme direndiği o günler üzerine çok düşündüm ve ölüme direnme ile ilgili bir fikir oluştu bende. Artık bu konuda şöyle düşünüyorum: Ölüme direnme, insanın kazandığı değil, doğuştan getirdiği bir özellik. Belki zaman içinde bir kısmımız bu özelliğini kaybediyor, bir kısmımız ise geliştiriyor, olgunlaştırıyor. Bu fark nereden geliyor, bilmiyorum. Belki yaşadığımız olaylar bizi bu iki farklı gruptan birisine ait olmaya zorluyor, belki de yatkınlıklarımızı belirleyen kimi genetik özelliklerimiz var.

Aslına bakarsanız, ölüme direnme kadar, ölümü kabullenebilmek de kazanılması gereken bir insani özellik. Ama birçoğumuz gündelik yaşantımız içinde ölüm düşüncesini es geçiyoruz… Mezarlıklardan uzak duruyoruz, zorunlu olmadıkça başsağlığı ziyaretlerine gitmiyoruz, bildiğimiz, tanıdığımız kişilerin ölümlü olduğu düşüncesini aklımıza getirmek istemiyoruz. Hele hele kendi ölümümüz, biz öldükten sonra ne olacağı gibi fikirleri bilincimizin derinliklerine gönderiyoruz ki hiç ortalığa çıkamasın.

Yaşam ile ölüm arasında bir savaşın süregittiği gibi bir yorum bana hiç de doğru gibi görünmüyor. Çünkü yaşam nasıl olur da ölüm ile savaşabilir? Böyle bir savaşta kazanma olasılığı var mı? Bana öyle geliyor ki yaşam ile ölüm birbirinin zıddı değiller, bu iki kavram aslında bir bütünün iki parçası, onlar bir paranın iki yüzü gibi birbirinden ayrılamayacak yapışık kardeşler. Yaşama ve ölüme iki farklı isim veren biz insanlarız, bunu işin doğasını anlayamadığımız için yapmışız. O günden beri de ölümle karşılaşmamak için çabalayıp duruyoruz. Oysa bir insanın yaşamdan yana tavır alabilmesi için, önce ölümün ne olduğunu düşünmesi, anlaması şart. Yok olmanın kaygısını duymadan yaşamanın değeri anlaşılabilir mi?

Yani, bizim “ölüme direnmek” diye tanımladığımız davranışın asıl soylu yanı, ölümün varlığını ayırt etme, onun gücünü kabullenmiş olma kısmı. Bir kere bu noktayı aştıktan sonra her dakikamızın ne kadar değerli olduğunu anlıyor, yaşama yeniden başlıyoruz.

Reklamlar

28/01/2005 - Posted by | Ellilikler-1: Hüzün |

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: