Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Ondan Kalanlar

Ölümünden hemen sonraki dönemde, ondan kalan nesneler ikimizin arasında bir köprü oldu benim için, benden başka kimsenin göremediği, hissedemediği bir köprü. Gömülme izni için gerekli olduğu halde “kayboldu” deyip nüfus kağıdını kendime saklamıştım; onu iki ay kadar cüzdanımın içinde, kendi nüfus kağıdımın yanında taşıdım, sonra bir gün kendi kendime “Tamam artık, bunu yanımda taşımasam da olur” dedim, çıkardım.

Alyansını kalem çantamın içinde sakladım, birkaç ay sürekli yanımdaydı. Sonra bir gün onu da çıkarıp eve bıraktım. Kendi alyansımı çıkarmam için ise iki üç ay daha geçmesi gerekti. Ameliyata girerken “ne olur ne olmaz” diye para hesabı ile ilgili olarak yazdığı ve bana verdiği bilgileri taşıyan kağıtçık daha da uzun süre cüzdanımın içinde durdu; hatta arada onu çıkarıp tekrar tekrar okuyordum.

Onun eşyalarını sadece yanımda taşımak değil, kullanmak da epey uzun bir süre özel bir önem taşıdı benim için. Kol saatlerini, bayan giysisi olduğu açıkça belli olmayan kazaklarını, cinsiyetsiz çantalarını ayırdım, yasımın rüyada gibi geçen başlangıç döneminden sonra, dış dünyaya ilk çıkışlarımda onları kullandım. Onun alıp da kullanamadığı nesneler, son günlerinde elinin, teninin değdiği, hatta sözünü ettiği eşyalar… Hepsi de çok çok uzun bir süre benim için efsunlanmış gibiydiler.

Sevdiğimizden kalan nesneler, onunla aramızdaki son bağ olarak, bizim için bir süre özel bir önem kazanıyor. Galiba biz kaybı kabullendikçe, yeni dünyaya alıştıkça, o nesneler de kendilerine atfettiğimiz mistik giysilerden sıyrılıyorlar.

Fakat hayır, bütün nesneler böyle olmuyor. Ortaçağ Hıristiyan dünyasında, yani azizlerin, azizelerin sayısının günümüzdeki pop şarkıcılarının sayısı ile yarıştığı bir dünyada, bu kutsal kişiler öldükten sonra onlardan kalanlar, kafatasları, kemikleri, hatta dişleri, tırnakları saklanır, kilise kilise, şehir şehir gezdirilir, bu kalıntıların hastalara, sakatlara şifa vereceği umulurmuş. Bugün de toplumu etkilemiş kişilere ait birçok nesne, ölümlerinden sonra kurulmuş müzelerde saklanmıyor mu? Puşkin’i, Tolstoy’u, Rambrant’ı, Freud’u sevenler, zamanında onların oturmuş olduğu evleri gezip kullandıkları eşyaları ilgi ile izlemiyor mu? Oralarda fotoğraflar çekip bunları dostlarına keyifle göstermiyorlar mı?

Avustralya Müzesi’ndeki sergiyi de, belki bir bütün olarak ölülerden yaşayanlara kalan anıların ve nesnelerin bir arada sunulması gibi düşünebiliriz, ama ilk odadaki nesneler biraz farklı bir özellik taşıyor.

Serginin ilk odasında, AIDS nedeniyle hayatını kaybetmiş gençlerin, çocukların yakında geleceğini bildikleri ölümlerini beklerken kendilerinden sonraya bırakmak üzere hazırladıkları bayraklar, örtüler, anı eşyaları var. İnsan böyle bir durumda neler hazırlamak isteyebilir acaba? Kimisi kumaş üzerine sevdiği sembolleri işlemiş, kimisi oyuncaklarını iliştirmiş. Her bir özel bayrağın yanında sahibinin resmi (genellikle gülümseyen bir çocuk), yanında ismi, doğum ve ölüm tarihleri.

Müzelerde saklanan ve ünlü kişilerin yaşarken kullanmış oldukları eşyalara, adeta ünlü kişinin ölümden sonra da onu eşyalarıyla yaşatmak gibi bir görev yüklenmiş; yani o eşyalar sayesinde yaşam, ölümün içine uzanıyor. Halbuki AIDS hastalarından kalan nesnelerin tam tersi bir işlevi var: onlar yaşarken öleceğini bilen kişiler tarafından hazırlanmışlar; yani bir anlamda onlar ölümden yaşamın içine uzanan birer parça olmuşlar.

Reklamlar

28/01/2005 - Posted by | Ellilikler-1: Hüzün |

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: