Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Postmortem

BisturiÇocuk sözcüğü ile ölüm sözcüğünü bir arada kullanmak acaba yalnızca beni mi rahatsız ediyor? Yoksa başkaları da bu rahatsızlığı duyuyor mu? Belki de bir çocuğun ölümünün bu kadar rahatsız edici olması, bize hatırlattıkları, düşündürdükleri oluyor. Bir çocuğun ölümünü duyduğumuzda kendi çocuklarımızı, kendi çocukluğumuzu, kardeşlerimizi, çocukluk arkadaşlarımızı düşünüyoruz. Bizim için birer anı olsalar da bir tanıdığımızı daha çocukken kaybetmiş olma olasılığı içimizi huzursuz ediyor.

Henüz küçük bir çocukken ölümden ne anladığımı düşünüyorum. O zamanlar ölüm, bir oyundu benim için, perdenin ardına saklanma oyunu. Saklanan kişi önce seni meraklandıracak, sonra tekrar görünecektir. Biraz büyüdüğümde ölüm ile uyumak arasında paralellik kurmaya başlamıştım: İnsan uyur, aradan epey bir zaman geçse de  bir gün uyanacaktır.

Çocukluğun ileri dönemlerinde, ölüm sözcüğünün aslında bir insanın yok olması anlamına geldiğini öğrendim. İnsanların yaşama süresi sınırlıydı, bu süreye “ömür” deniyordu; insanlar doğuyor, büyüyor, yaşlanıyor ve bir gün ölüyordu. Önceleri ölümü hep yaşlılık ile bağlantılı bir kavram olarak algılıyordum. Gençlerin, hele çocukların da ölebileceğini fark ettiğimde bile, bu tip olaylarla çok nadir karşılaşıldığını düşünmeye devam ettim, böylece ölüm kavramını kendimden uzaklaştırmayı başarıyordum.

Sonra gençlik yıllarımda ölümün çeşitleri ile tanıştım, kimileri hastalıktan ölüyor, kimileri kaza sonucu hayatını kaybediyor, kimileri ise kendi canına kıyıyordu. İşin kötüsü, başka biri tarafından öldürülenler de olabiliyordu, hatta toplumun ölüm cezasına çarptırarak hayatını sonlandırdığı kişiler de vardı.

Tıbbiye hayatı beni ölü bedenlerle tanıştırdı. Anatomi derslerinde, ilaçta saklanmış ölü bedenleri kesip biçiyor, insan vücudunun ayrıntılarını böyle öğreniyorduk. Biz anatomi laboratuvarına girdiğimizde ölü bedenler büyük masalara dizilmiş oluyor, her grup kendi masasına gidiyordu. Sonra elimize bisturileri alıyor, masamızdaki bedenin o günkü dersin konusu olan bölümlerini kesip ayırarak kasları, sinirleri, damarları öğreniyorduk. Ders bittikten, biz laboratuvarı terk ettikten sonra, bizimkinden daha sevimsiz bir işin sorumluluğunu üstlenmiş olan görevliler ölü bedenleri ilaç dolu havuzlara geri koyuyorlardı.

Sonraları, klinik eğitim alırken öğrendim ki hekimlerin işi hastaları öldükten sonra bitmeyebiliyor, bazen hukuki gerekçelerle ölü bedeni incelemek, yani otopsi yapmak gerekiyor, bazen de klinik amaçlı olarak ölünün dokularından, organlarından örnek alıp laboratuvara  göndermek gerekiyordu. Bu sonuncu işleme “postmortem inceleme” deniyordu.

Çocukluk çağı kanserleri ile uğraşan klinikte staj yapıyorum. Bir iki gün önce kendisiyle konuştuğum genç oğlanın bedeni önümde duruyor, üzerinde kanamaya bağlı yer yer lekeler, gözleri açık, kol ve bacak kasları sertleşmiş. Asistan eldivenli elinde enjektörlerle geliyor, “Hadi bakalım” diyor, “Ercan’a postmortem yapacağız…” “Nasıl yani?” “Yani tanıyı kesinleştirmek için karaciğerinden parça alacağız”. Aldık. İşte o gün, ikinci kez öldüm.

Yaşarken hiç tanışmamış olduğum birinin ölüm haberi bile beni etkiler. Ama bir ölüm haberi aldığımda, ölen kişiyi daha önceden biliyorsam, tanıyorsam daha bir etkilenirim; onunla tanışmışsam, elini sıkmışlığım varsa, birlikte bir iş yapmışsak, yakınları ile görüşmüşlüğüm varsa içim daha da fazla ezilir.

Çocukluk döneminde kansere yakalanmış hastaların tedavi edildiği klinikte çalışırken hastalarımızla arkadaşlık ederdik. O klinikte tedavi gören çocukların gözlerinde, genellikle, çevresinde neler olup bittiğini anlamak isteyen bir merak ışıltısı bulunur, bu ışıltıya bir bezginlik, “artık şu iş bitse de evime dönsem” ifadesi eşlik ederdi. Özellikle gece nöbetlerinde hastalarımızla daha yakın insani ilişkiler kurma fırsatımız olurdu. Zaman zaman canlarını yakmamız da gerekirdi, ama özellikle yaşı biraz büyükçe olanlar buna fazla ses çıkarmazdı. Ercan’la da ölümünden önce sık sık konuşurdum, sakin, hastalığını kabullenmiş bir hali vardı; kollarına iğne batırmama hiç kızmazdı.

Ercan, kardeşimin yaşındaydı ve ona benziyordu.

.

Caner Fidaner

Reklamlar

28/01/2005 - Posted by | Ellilikler-1: Hüzün |

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: