Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Yaşasın Hayat!

Sidney’de, Avustralya Müzesi’nin önündeyim. Kapının yanında büyük bir ilan panosunun tepesinde tünemiş üç akbaba görünüyor, panonun üzerinde “Ölüm: Son Tabu” diye yazıyor, altında serginin açılış ve kapanış tarihleri var.

Ardımda yeşillikleri, düzgün yolları, yapraklarını dökmemiş devasa ağaçlarıyla büyük ve sakin bir park uzanıyor, meydanında 1930’larda dikilmiş mitolojik heykeller olan, içinde gençlerin el ele gezdiği, çocukların kaykaylarla dolaştığı, Japon turistlerin iri ve yeşil ağaçları filme aldığı, yanında görkemli, gotik görünümlü bir kilise bulunan bir park… Ben de az önce onların arasından geçmiştim, içime sükûnet dolmuştu. Gökyüzüne bakmış ve bulutların benim ülkemdekilerden pek de farklı olmadığını gözleyip derin bir nefes almıştım. Nereden çıktı şimdi bu ölüm sergisi?

Gülerek, bağrışarak konuşan, ikisi de genç irisi bir çift yürüyor az ötemde, kadın bir bebek arabası sürüyor, arabanın içinde de gerçek bir bebek var: parmağını emen, bir taraftan da çatılmış kaşlarıyla etrafı dikkatle süzen bir bebek. Onlar karşıya geçmek üzere trafik ışığına doğru giderken ben yavaşlıyorum, biraz geride kalıyorum.

Hakkında sergi düzenleyecek başka tema bulamamışlar mı? Aydınlık, serin bir ağustos gününü yaşıyorum. Ağustos, Avustralya’nın kışı aslında, ama buralarda pek kar görülmezmiş. Bugün de kıştan çok serin bir sonbahar gününü anımsatıyor insana. Böyle bir günde ölüm sergisi gezilir mi? İçimden bir ses zaten Sidney’de az zamanım kaldığını, daha birçok görülecek şey olduğunu fısıldıyor; ama galiba sergiyi de merak ediyorum.

Şehirde büyümüş bir çocuk olarak akbabalarla kovboy filmlerinde tanışmıştım. Çölde uzun süren yolculuklarda film kahramanlarının atları ölür, suları biter, o sırada tepelerinde akbabalar dolaşmaya başlardı. Ankara’da, Atatürk Orman Çiftliği’ndeki hayvanat bahçesinde, üzerinde “gündüz yırtıcıları” diye bir tabela bulunan büyük kafeslerde gerçek akbabaları da görmüş, ama doğrusu onlardan pek hoşlanmamıştım.

Ölümün de sergisi mi olurmuş? Bence bu sergiyi izlemeye kimse gitmez. Belki birkaç kişi merak edebilir, ölüm isimli bir sergiye neler konabilir diye. Veya belki kısa süre önce bir yakınını kaybetmiş olanlar görmek isteyebilirler sergide neler olduğunu. Ama yok yok, asıl onlar hiç istemezler yaslarını yeniden hatırlamayı.

Müzenin girişinde durup düşünüyorum, müzenin asıl galerilerini gezmek istiyorum, evet, ama ölüm sergisini gezmeye değer mi? Bu kıtaya özgü hayvan ve bitkiler, Avustralya’da evrim konusunda yapılan araştırmalar… Zaten zamanım sınırlı, hayata dair şeyler ölümden daha ilginç geliyor bana.

Nasıl olsa bir gün öleceğiz, ölüm fikrine önceden alışmak şart mı? Gerekli mi?

Bu sergi gerçekten var mı, sakın bir kamera şakası olmasın? Hani, gideceksin, bir kapalı kapı göreceksin. Elini uzatacaksın, kapı kolunu tutacaksın, çevireceksin, yavaşça kapıyı aralayacaksın, biraz daha açacaksın. Önce bir sessizlik ve karanlık. Sonra ardından ortalık birdenbire aydınlanacak, gürültü, şamata, kameralar, gülüşler, sonra şunları duyacaksın: “Ha ha ha, siz burada bir ölüm sergisi mi var sanmıştınız? Aslında o bir kamera şakasıydı, sizi kandırdık, öyle bir sergi yok burada…”

Ölüm gerçekten bir tabu mu?

Reklamlar

28/01/2005 - Posted by | Ellilikler-1: Hüzün | ,

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: