Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Zeytin ağacı, Athena ve Atina

Hatırlıyor musun? Hani dün akşamüstü mütevazı, fakat senin sayende yüzü gözü epey düzelmiş bahçemizde, zeytin ağacının dibindeki masada oturuyorduk, hava kararıyordu, üşümeye bile başlamıştık. Bana elinle ağacı göstererek “Zeytinler karardı, yerlere düşüyorlar, toplama zamanı geldi” demiştin. Eh, bugün zaten pazar, ben de sabahtan, evdeki merdiveni zeytin ağacının dibine getirdim, aldım elime plastik kovamı, çıktım dalların arasına, bir yandan da düşünüyordum: “Oğlumun üniversiteyi kazandığı yıl dedesinin diktiği küçük fidanın bugünkü haline bak, büyümüş, adam olmuş, zeytin veriyor!”

ZeytinAgaci

Zeytinin yaprağı yeşildir derler ama, yeşil olan sadece yaprağın üstü. Şu anda dallara aşağıdan bakıyorum, çoğunun alt yüzü gri renkli, çekik gözlere benziyorlar, aralarında zeytin taneleri gizlenmiş bir sürü çekik göz. Sabah güneşi ince dalların, sık yaprakların arasından yüzümü ısıtıyor, hafif rüzgarla sallanan yapraklar kollarımı, yüzümü okşuyorlar. Yavaşça merdivende bir basamak daha yükseliyorum, o da ne? Dallar, yapraklar yumuşak bir bulut olup beni yavaşça içlerine alıyorlar. Etrafımdaki gözler yan yana, üst üste geliyorlar, sayıları azalıyor, bana bakan sevecen gözler oluyorlar, sonunda bir çift göz kalıyor. Yüzüme günışığı düşüyor, her yanım ısınıyor, beşik mi desem, pamuk yastıklar mı, beni kavrıyor, yükseliyorum, havalanıyorum usulca. Bakıyorum ki iki gri çekik göz şefkatle beni izliyor. Bir kucaktayım, beyazlar giymiş bir kadın beni kollarının arasına almış, göğüslerine yaslamış, havada yüzer gibi gidiyoruz bulutların arasından.

Akropolis

Akropolis

Sonra uzaktan mermer sütunları ile bir Yunan tapınağı görünüyor. Tapınak yaklaştıkça akropolün, yani Atina’daki meşhur tepenin üzerinde olduğumuzu fark ediyorum, anlıyorum ki bu tapınak Partenon, o halde beni taşıyan kadın da tanrıça Athena olmalı, beni kendi şehrine, Atina’ya götürüyor. Az sonra akropolde Athena’yla başbaşayız. Karyatidlerin, yani o genç kadın şeklindeki sütunların dibinde, mermer basamakta oturuyoruz, “Ne oldu?” diyorum, “yoksa…” Sözümü kesiyor, “Kurcalama işte” diyor, “Buraya gelmek istemiyor muydun sen?” Heyecanımı gizlemek için işi ukalalığa vuruyorum, hep yaptığım gibi: “Hani bu şehir için yarışmıştınız Poseidon’la, o deniz zaferleri vaat etmişti, yenilmez bir de at verecekti, ama sen, özür dilerim, siz yere sapladığınız mızrağınızı zeytin ağacına dönüştürdünüz, onlara zeytin yetiştirmeyi öğretmeye söz verdiniz.” Gülümseyerek, “Bana ‘sen’ diyebilirsin” diyor, “Anlattıkların kısmen doğru, zeytin fidanı oradaydı zaten, ama insanlar zeytini ciddiye alsın diye mızrak hikâyesini uydurdum. Sen de olayı fazla abartma, o sırada insanlar denizlerde gezip savaşarak ganimet toplama çağından yerleşik düzen dönemine geçmeye hazırdılar. Yoksa amcam Poseidon da iyi, başarılı bir tanrıdır”. Bu yaklaşım ilginç gelmişti bana, “Yani mucize filan yok mu ortada? Aslında zeytinin kendisi bir mucize ya…” dedim, cevap verdi: “Mucizelere sadece insanların ihtiyacı var, biz tanrısal varlıklar için mucize filan gerekmez. Ama zeytinle tanışan her toplum bu bitkiyi de, yağını da takdir etmiştir. Zeytinin İngilizcesi olan ‘olive’, kadim dillerdeki ‘yağ’ sözcüğünden geliyor. Biliyorsun ‘Hristiyan’ sözü, ‘krist’ sözcüğünden türemiş, İsa peygamberin de bir adıdır ‘krist’, ama bu sözcük aslında ‘zeytinyağı ile ovuşturularak vaftiz edilmiş olan’ demek. Muhammed peygamber de başını zeytinyağı ile ovuştururmuş. Zeytin yaprağı hâlâ birçok yerde nazarı gidermek için, tütsü olarak kullanılıyor.” Biraz soluklanıp “Yani zeytinyağı ‘dinlerüstü’dür” deyip nokta koydu.

Athena

Athena

Yanyana Akropol’den aşağıya doğru iniyorduk, bana dört yönünde rüzgar kabartmaları olan Rüzgarlar Kulesi’ni gösterdi, yürüye yürüye Plaka semtine indik. Yolumuzda, o sırada dükkanlarını yeni yeni açmakta olan bir sürü lokantacı, meyhaneci vardı, baktım hepsi de Athena’yı tanıyor. Athena beni tek tek onlarla tanıştırdı, her seferinde Türkiye’den geldiğimi de söylüyor, dükkancılar da birkaç Türkçe sözcükle beni selamlıyorlardı. Sintagma meydanına geldik, parlamento kapısında nöbet tutan etekli Yunan askerlerini de gören bir kafeye oturduk. Athena, düşüncelerimi okumuş gibi, “Türkçe sözcükler bilmeleri hoşuna gitti değil mi?” dedi, sonra ekledi: “Sen de Yunanca birkaç sözcük öğrenebilirsin, ama komşunun sözcüklerini değil, kavramlarını öğrenebilmektir asıl zor olan.” Tekrar yürümeye başladık, bu kez sessizdik, ben düşünüyordum. Baktım, çok büyük bir zeytin ağacının dibindeyiz. Athena “İşte” dedi, “Buralılar, bu ağacın bütün zeytin ağaçlarının atası olduğunu düşünmekten hoşlanırlar. Belki senin zeytin de bu ağacın kim bilir kaçıncı kuşaktan torunudur?” Sonra ağaçtan iki çekik göze benzeyen iki büyük yaprak kopardı, “Şimdi dönüş zamanı, güle güle!” dedi, yanaklarımdan öpüp yaprakları gözlerimin üzerine kapattı. Bir anda içim huzur doldu, kendimi önce uyur gibi, sonra uçar gibi hissettim. Gözlerimi açtığımda burada, zeytin ağacımızın dibindeki masada oturuyor buldum kendimi. Bana gülme lütfen, diyelim ki uyduruyorum, o zaman hâlâ gözlerimde duran bu koca zeytin yaprakları nereden geldi?

Caner Fidaner

(8 Kasım 2009 tarihli Radikal-İki’de yayımlanmıştır.)

Reklamlar

08/11/2009 - Posted by | Yol Masalları | , , , , ,

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: