Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Kara Kedinin Prag Notları

Tavik František Šimon - 1911

Tavik František Šimon – 1911

Bir sabah uyandığımda kendimi yatağımda kara bir kedi olarak buldum. Yastığıma dayanarak hafifçe doğruldum, kendime baktım, karnım siyah ve kısa kıllarla kaplıydı, ellerimin yerinde kara patiler vardı, kuyruğumu görmesem de hissediyordum. Önce şaşkınlıkla “Bu da ne?” diye düşündüm, ama ardından “Neyse, daha sevimsiz bir hale de gelebilirdim” dedim. Sen yanımda yatıyordun, mışıl mışıl uyuyan normal bir kadındın hâlâ. Yanağına bir öpücük kondurdum, sonra patimle okşadım yüzünü. Uykunda gülümsedin, hafifçe mırıldandın. Uzanıp tuvalet masandaki aynadan kendime baktım: Evet, gerçekten her yanım kapkaraydı.

Tavik František Šimon - 1911

Tavik František Šimon – 1911

Yataktan yere atladım, bacaklarımla kuyruğumun eşgüdümünü sağlayana kadar biraz sendeledim, sonra normal bir kedinin hızında yürümeyi başardım.

Ayaklarım beni merdivenlere, alt kata götürdü, oradan mutfağa, kilere, merdiven altına, karanlık köşeye yöneldim. Baktım, yıllardır bu evde oturduğum halde daha önce hiç fark etmediğim eski bir kapı var orada. Merak beni öldürür, bunu bile bile kapıyı burnumla itip açtım, arkası dar ve karanlık bir sokaktı. Ortam birden değişti. Serin, kuru, rüzgârlı bir yerdeydim. Bilmediğim bir yoldan bildik bir randevuya gider gibi hızlandım. Bir açıklığa geldim, baktım ki tanıdık bir yerdeyim: Karşımda o ünlü astronomik saat duruyordu, demek ki Prag’ın Eski Kent meydanındaydım. Gün ağarmıştı, etrafta yer yer yürüyen, birbirleriyle konuşan insanlar vardı. Fakat binalar, kıyafetler? Galiba eski bir tarihine denk gelmiştim meydanın.

Jan Hus Anıtı

Jan Hus Anıtı

Merhaba Franz

Yabancı yerlerde hep yaptığım gibi tanıdık bir yüz aramaya başladım. Meydanı çevreleyen binaların duvar diplerinde hızla dolaşırken büyük saati gören kafelerden birisinde aradığım tanıdık yüzü buldum: Masasında bir gazete, birkaç kitap, önündeki deftere eğilmiş bir şeyler yazıyordu. Koşarak zıpladım masaya, iki elinin arasında durdum, “Merhaba Franz!” dedim. Şaşırdı, yazısını böldüğüm için bana kızacağına, mahçup olmuş gibi görünüyordu. “Evet” dedi, “Buyrun, benim…” Son sözcüğe gizlenmiş soru işaretini görmezden geldim, “Seni” dedim, “Çok iyi tanıyorum!… Bana şehri gezdirir misin? Ben de karşılığında sana başımdan geçenleri anlatırım.” O cevabını düşünürken gözucuyla gazetenin tarihine baktım, 1912 yılındaydık. Franz “Tamam” dedi, “Anlaştık!” Sonra masadaki kitapların arasından karakalem resimler çıkardı, “Bak bunları arkadaşım Tavik František Šimon geçen yıl çizdi…” Vay canına” dedim, “Ne kadar ilginç, s harflerinde ters şapkalar var!” Kendi kendine konuşur gibi devam etti: “Onunla Londra’ya gitmiştik. Ama ben gezmeyi pek sevmem, evim buralardadır, en sık yaptığım yolculuk da bu meydanadır. Belki de, hani şu her saatbaşı bir yerlerinden iskeletler filan çıkan koca saate meraklı olduğumu sanacaksın ama, hayır, ben meydanın öbür yanındaki anıtı, daha doğrusu geleceğin anıtını seyrederim.”

Tavik František Šimon – 1911

Jan Hus Anıtı olarak bildiğim yerdeki koca kayanın üzerinde devasa bir örtü vardı. Franz açıkladı: “Ladislav Šaloun yıllardır oradaki kayayı yontmaya uğraşıyor.” “Evet evet” dedim, “Üç yıl sonra bitirecek, şahane bir anıt olacak orada!” Bana inanmaz gözlerle baktı, “Ben Yahudiyim ama Jan Hus benim de kahramanım” dedi, “Çoğunluğun inancına karşı çıkmış, bunun bedelini canıyla ödemiş. Neredeyse beş yüzyıl oluyor, farklı şeyler söyledi diye yaktılar onu.” Konuşmadan duramadım: “Yani o da senin gibi, benim gibi hem muhalif hem de yalnız biriymiş.” Gözleri parladı, anlaşılan duymak istediği sözleri bulmuştum. “Haydi, toparlan, bugün ikimiz de yalnız sayılmayız, bunu değerlendirelim, şehri gezelim” dedi. Gün boyunca bir sürü yeri yürüyerek dolaştık, müzeler, saraylar, Vltava nehri, Karlova köprüsü… Dans eden ev henüz inşa edilmemişti, onu göremedik, ama Franz bana ablasının evini gösterdi. Ben Franz’a kendi maceramı anlatırken, bir yandan da geriye nasıl döneceğimi düşünüyordum. Geldiğim yolu bulmam olanaksızdı, kendimi bir yılana ısırtmak bile aklıma geldi, ama onun da işe yarayacağından emin olamadım.

Tavik František Šimon - 1911

Tavik František Šimon – 1911

Hava kararıyordu. Bir kukla tiyatrosunun önünden geçerken arkadaşıma “Franz” dedim, “Beni bu tiyatronun kulisine sok, evime dönebilmem için.” Franz artık söylediklerime şaşırmıyor, bana soru filan da sormuyordu. Kulise girdik, orada kuklaların sandığını buldum. Sandığın içine atlamadan “Ayrılma zamanı geldi Franz, hoşçakal!” dedim, “Bugünü benim için çok özel kıldın, sağol. Ayrıca inan bana, şimdi seni üzen bu yalnızlık sayesinde bir gün herkes seni tanıyacak.” Onun derdi başkaydı, “Başından geçenleri yazmama izin verir misin?” dedi. Düşündüm, “Evet ama” dedim, “Aynen yazarsan hikâye olmaz, gerçeğin tekrarı olur. Bence öykünün kahramanı kedi değil de, başka bir hayvan olsun?” Başını salladı, “Haklısın” dedi, “Sen yazar olmalıymışsın!” Ardından “Güle güle” diye beni uğurladı, arkama bakmadan sandığın en karanlık köşesine atladım.

Sabah saatin alarmıyla uyandık, dünya çok tanıdıktı. Bana günaydın öpücüğü verirken komodinin üzerindeki karakalem resmi fark ettin, sordun: “Bunu hatırlamıyorum, Prag’dan mı almıştık?” Ben, “Yok” dedim, “Eski, çok eski bir arkadaşın hediyesi…”

Caner Fidaner

(Radikal gazetesinin pazar eki olan Radikal İki’nin 29 Kasım 2009 tarihli sayısında yayımlanmıştır)

Reklamlar

29/11/2009 - Posted by | Yol Masalları | , , , , , ,

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: