Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Barselona’nın Ruhu

La Sagrada Familia (Kutsal Aile)

O yaşlı adamla ilk kez, adı Barselona ile özdeşleşmiş La Sagrada Familia kilisesinin önünde karşılaştık. Hani şu, resimlerinde sivri uçları yukarı doğru tutulmuş bir demet havuç gibi görünen, bir türlü bitirilememiş, dillere destan mimari yapının önünde yani. Yaşlı adamın anlattığına göre bu kilisenin adı kutsal aile” demekmiş, hristiyanlıkta bu terim İsa peygamber, annesi Meryem, bir de Meryem’in kocası Yusuftan oluşan üç kişilik aileyi ifade ediyormuş. İsa’nın babasının Yusuf değil, Tanrı olduğuna inanılıyor, yine de Yusuf’un dini hikayelerde çok önemli bir yeri var, çünkü o İsa’nın babalığıdır, onu korumuştur, büyütmüştür.

Yaşlı adam bu hikayelere devam edecekti ama, bizim daha çok işin sanatsal ve mimari yönüyle ilgilendiğimizi farkedince lafı değiştirdi, Bu kiliseye Villar adlı bir mimar başlamıştı,” dedi. Seninle birbirimize baktık, sen Ben başka bir isim hatırlıyorum,” dedin, ben ekledim, Villar başlamış ama, galiba kısa bir sürede işi bırakmış, sonra yıllarca, hatta ölene kadar bir başka mimar…”

Tam o sırada bulunduğumuz yere bir turist otobüsü geldi, içinden onlarca Japon çıktı, onların ortasında kaldık, yaşlı adam da gözden kayboldu. Üstü başı pek düzgün olmayan o ufak tefek yaşlı adamın adını bile bilmiyorduk, onu arayamadık bu yüzden. Senin elini tuttum, Hadi yürüyelim” dedim.

Casa Mila

Casa Mila (Mila Evi)

Bir insanı tanımanın tek yöntemi, onunla konuşmaktır. Hatta sadece onu dinlemek yetmez, dediklerini anlamak, ona sorular sormak, verdiği cevapları dikkate almak da şarttır. Bir şehri tanımak da bunun gibi bir şey, otobüsle dolaşarak, taksiyle turlayarak bir şehri tanıyamazsın. Neden? Çünkü şehir taşıtın içindeki kişiyi göremez, ona elini uzatamaz, dokunamaz. Bir şehri tanımak için yapılacak tek şey içinde yürümektir. Yalnızca sokaklarını arşınladığın, gizli geçitlerini keşfettiğin, parklarını kokladığın bir şehir sana içini açabilir. Elinde kitapları ile durakta bekleyen öğrenciyle bakışmadan, dilini bilmediğin bir metro yolcusuna adres sormadan, köşedeki çöp bidonunu sahiplenmiş şişko kedi ile gözgöze gelmeden, içinden gerektiği kadarını alması için elindeki bozuklukları büfeciye uzatmadan, arkandan gülüşen gençlerin seninle dalga geçtiğinden kuşkulanmadan, aralık kalmış bir sokak kapısından içeriye kaçamak bir bakış atmadan bir şehri gördüm diyemezsin.

Bu konuda sen de benim gibi düşünüyorsun biliyorum, onun için elin elimde, yeniden yürüyoruz işte. Bir meydanda pencereleri yuvarlak, balkon demirleri deniz dalgalarına benzeyen bir ev farkediyoruz, yoldaki banka oturup o evi seyretmeye başlıyoruz. Sen bir ara Bizi neyin büyülediğini anladım,” diyorsun, Bu evde hiç köşe yok!” Ne diyeceğimi düşünürken arkamızdan bir ses geliyor, Siz doğada hiç doksan derecelik açı gördünüz mü? Dik açı insan zihninin uydurmasıdır.” Bakıyoruz, yaşlı adam da orada, belli ki bizi izlemiş. Barselona’da böyle başka evler de var mı?” diye soruyorum, eliyle ‘bir sürü’ der gibi bir işaret yapıyor. Tekrar yürümeye başladığımızda onu yine gözden kaybediyoruz, fakat endişelenmiyoruz, onu tekrar göreceğimizi biliyoruz sanki.

Park Güell

Park Güell

Fotoğraflarından tanıdığımız ve mutlaka görmek istediğimiz Park Güelle varana kadar o köşesiz evlerden birkaç tane daha görüyoruz o gün. Park Güell (Katalan dilindeki okunuşu ile Park Gwell) de bizi kendine hayran bırakıyor. Ama hayır, bu hayranlığın sebebi o parktan görünen muhteşem Barselona manzarası değil, kırık fayansların kullanılışı ile elde edilen benzersiz estetiğin düzeni inkar etmesi de değil, hatta yüz elli metreyi geçen oturma yeri ile dünyanın en uzun bankında dinlenmiş olmamız da değil.

Bu parkın en hayranlık verici özelliği, doğal olanla insan eliyle yapılmış olanı anlatması güç bir birliktelik içinde bize sunuyor olması. Palmiye ağaçlarının arkasındaki toprak set, bu ağaçlara benzer biçimde oyulmuş, ‘benzer’ ama asla ‘taklit’ değil. Yüz sütunlu geniş mekanın bir köşesinde bir genç yere çömelmiş gitar çalıyor, bir başka yerde küçük bir grup kendi müziğini dinletiyor meraklılarına. Yeşilliklerin arasındaki oturma alanlarında kendini ağaçların, kuşların bir parçası olarak hissediyorsun.

İşte bu yüzden, o ıssız köşede yanyana otururken sarılıp seni öptüğümde, sen de bunu kuşların öpüşmesi kadar doğal karşıladın. Fakat o öpüşmeden hemen sonra yanımızdaki bankta bizim yaşlı adamı gördüğümde biraz mahçup oldum doğrusu. Siz…” dedim, “…burada?” Yaşlı adam sorumu duymazdan gelerek söze başladı, İkinci mimar on altı yıl uğraştı o kiliseyle.” Anlaşılan, ilk karşılaşmamızdaki konuşmaya devam ediyordu, O kilise, evi olmuştu. Kendisini kutsal aileden biri gibi hissediyordu. Ama Meryem ya da İsa gibi değil tabii, hâşâ. Daha çok bir ‘babalık’ gibi… Gerçek babası olmadığını bilerek kendini bir çocuğa adamak…”

Gaudi

Antoni Gaudi

Sözünü tamamlamadı, ama gözlerinin yaşardığı farkediliyordu. Zaten bize değil, yeşilliklerin arasından görünen kırmızı eve bakarak konuşuyordu. Aniden bize döndü, Gitmeliyim,” dedi, O baktığınız bina benim evim.” Sonra elini uzattı, Hiç olmazsa ayrılırken tanışalım, adım Antoni,” dedi, Aman ha, Antonio değil, ben Katalanım.” Elimi uzattım, Caner… Ama ben sizi tanıyorum,” dedim, Antoni Gaudi… Gerçekten şeref duydum.”

Yaşlı adam gülümsedi, uzaklaşırken Barselona, benim ruhumdur” dedi. O gözden kaybolmadan telaşla seslendim: Hayır üstat, hayır, asıl siz Barselona’nın ruhusunuz!”

Caner Fidaner

Reklamlar

17/01/2010 - Posted by | Yol Masalları | , , , ,

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: