Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Göbekli Tepe’ye hava seferi

Göbekli Tepe’den

Güneş bulutların arasından yüzünü göstermiş, ısıtsam mı ısıtmasam mı diye tereddüt içindeydi. Biz seninle sundurmada kahvaltı ediyorduk. Masada duran kitaba bakıyor, o kitabın anlattığı ören yerinin Türkiye’de neden hâlâ doğru dürüst tanınmadığını düşünüyordum. Sevdiğimiz kadın türkücünün harika sesi küçük radyomuzdan bir çağlayan gibi akıyor, Ruhsati’nin sözleriyle gönlüne sitem ediyordu: “Mevlâm kanat vermiş uçamıyorsun, bu nefsin elinden kaçamıyorsun…”

Küçük prens ve yaban kuşları

Küçük Prens ve yaban kuşları

O sırada şöminenin içine bacadan çerçöp döküldüğünü fark ettik. Sen “Bu da ne? Çıkıp bacaya bir baksan?” dedin. Sözünü ikiletmedim, doğru çatıya çıktım. Baktım, şöminenin bacasına uzun gagalı bir misafir yuva yapmıştı, oturduğu için uzun bacaklarını göremiyordum. Misafir, geldiğimi fark eder etmez kaçacağına, beni hiç görmemiş gibi durmayı tercih etti. Yanına gidip “Merhaba” dedim, başını lütfen çevirdi, tokalaşmak için yavaşça kanadını uzattı, bana “Merhaba, bu evde yaşıyor olmalısınız. Umarım bacanıza yuva yapmamın bir sakıncası yoktur?” dedi. Cevap beklemeden devam etti: “İnsanlardan uzak olmayı tercih ederiz ama, ben artık eskisi kadar genç değilim, kendime uzun uzun yer arayamadım.” Fırsat bulur bulmaz atladım: “Ya, öyle mi? Bir dönem bir kırlangıç ailesi her yıl balkonumuzun altına yuva yapardı, birkaç mevsimdir yoklar. Ama bacamızda bir leylek! Bu ilk kez oluyor!” Tedirgin olmuş gibi değildi, konuşmayı sürdürdü: “Leylek ha? İşte bir başka yakıştırmanız daha. Gagamızdan ‘lag lag’ diye sesler çıktığını duyup bize Arapçada da, Farsçada da böyle ad verilmesini anlıyorum, ama siz boş konuşmaya da ‘laklak etmek’ diyorsunuz, o niye? Sanki sizden daha gevezeymişiz gibi! Sonra nedir o bebek taşıma hikâyeleri filan?” Mağrur bir edayla devam etti: “Adım ‘Alaca’, tüylerim siyahlı beyazlı olduğundan bana öyle derler. Bacanıza yerleşmeme gelince… Size kira veremem ama, bir şekilde borcumu öderim.” Birden aklıma bir fikir geldi: “Belki beni bir yerlere götürürsünüz?” Dileğimi ciddiye almış olacak ki, beni alıcı gözle süzmeye başladı, galiba ağırlığımı tahmin etmeye çalışıyordu, “Ağır gelirsem birkaç arkadaş beni çekebilirsiniz” dedim. Alaca güldü, “Saint-Exupéry’nin dokuzuncu bölümde çizdiği resmi hatırladınız değil mi? Güya göçeden bir yaban kuşları sürüsü Küçük Prens’i iplerle çekerek taşımış! Emin olun, o çizim tamamen hayal ürünü. Fakat Nils, yani Selma Lagerlöf’ün küçük Nils’i uçan kazın sırtında nasıl gezmişti bilirsiniz, öylesi çok daha gerçekçi.” Heyecanlanmıştım: “Yani beni sırtınıza alıp taşıyabilirsiniz?” Cevap hemen geldi: “Atla bakalım, bir deneyelim.” Artık senli benli konuşuyorduk.

Nils ve uçan kaz

Az sonra Alaca’nın sırtındaydım, bulutların üzerinde süzülüyorduk. “Pek kanat çırpmıyorsun?” dedim, “Her yıl o kadar uzun yollar katederiz ki, enerji tasarrufu gerekir, bunun için olabildiğince, kanatlarımızın yerine, yukarı tabakalardaki hava akımlarını kullanırız.” Onu yormayayım diye fazla konuşmadım, epey bir süre sessiz kaldık. Bulutların bir üstüne çıkıyorduk, bir altına iniyorduk, ama asıl keyifli olan pamuk yataklar gibi duran bulut kümelerinin içinden geçmekti. Sonunda dayanamadım, nereye gittiğimizi sordum, “Göbekli Tepe’ye” dedi, “Biliyor musun orayı?” Kalbim çarpmaya başladı, “Evet, elbette… Şanlıurfa’ya 15 kilometre uzaklıktaki ören yeri, değil mi? Arkeoloji tarihinin en önemli buluşlarından biri, Alman arkeolog Klaus Schmidt kazıyor, 12-13 bin yıl öncesinden kalma bir yer”. Devamını Alaca getirdi, “Doğru, bilinen en eski tapınak, avcı insanın yerleşik tarım toplumuna geçiş döneminden. İngiltere’deki Stonehenge’den altı-yedi bin yıl daha eski. Göbekli Tepe’de üç dört metre yüksekliğinde, T harfi biçiminde onlarca dikilitaş bulundu, taşların üzerlerine çok sayıda hayvan şekli işlenmiş, yılanlar, tilkiler, aslanlar, böcekler, kuşlar, karışık hayvanlar… Hatta leylek kabartmaları da var.” Bir yandan Alaca’nın bütün bunları nereden öğrenmiş olabileceğini düşünürken, bir yandan da yeryüzünü gözlüyordum. Sonunda uzaktan Göbekli Tepe göründü, tepeyi kitapta gördüğüm fotoğraflardan tanıdım. Alaca ustaca bir manevrayla yere yaklaştı, beni indirdi. Bu saatte kimseler yoktu etrafta, çevreyi gezmeye başladım.

38 numaralı dikilitaş

38 numaralı dikilitaş

Baktım Alaca beni bir yere çağırıyor, “Gel, şu 38 numaralı dikilitaşa bak lütfen, tilkiyle domuzun altındaki üç kuştan ortadaki leylek kabartması değil mi? Gagası uzun, bacakları uzun”. Baktım, “Gerçekten leyleğe benziyor!” dedim. Alaca açıkladı: “Schmidt bunun turna mı, leylek mi olduğu konusunda mütereddit. Lütfen söyle ona, bu bölge bizim o zamanlar göç sırasında mola verdiğimiz yer, bu kabartma da leylektir mutlaka.” Alaca’nın niye beni oraya getirdiğini anlamıştım, “Burada kalıntıların sadece yüzde 5’i çıkarılmış, yeni buluntularda başka leylek kabartmaları da olabilir” dedim, “Schmidt’le şahsen tanışmıyorum ama, ona ulaşabilecek bir yazı yazabilirim belki”. Alaca bana oraları gezmem için zaman tanıdı, resimlerini gördüğüm dikilitaşları, üzerlerindeki kabartmaları gözlerimle görmek çok hoşuma gitti. Schmidt’in sorularını düşündüm: Burası eski bir tören yeri miydi? Turnalar, aslında turna kılığında insanlar mıydı? Civarda büyük bir mezarlık ortaya çıkacak mıydı? Acaba on yıl sonra burası… Baktım Alaca sabırsızlanıyor, atladım sırtına. Dönüşümüz çok daha kolay oldu, kendimi rahat hissediyordum, ara sıra uyukladım bile. Bir baktım, bizim bacadayız. Alaca’ya “Kira ödenmiştir” dedim gülerek, “Burada istediğin kadar kal!” Tokalaşıp ayrıldık.
Hemen sundurmaya indim. Sen hâlâ kahvaltı masasındaydın, radyodaki türkü devam ediyordu: “Ruhsati, dünyadan geçemiyorsun, topraklar başına, vay deli gönül…” Bana sordun: “Sence Ruhsati neden ‘Mevlâm kanat vermiş’ diyor, insanların kanatları yok ki?” “Kimbilir?” diye cevap verdim: “Şairler dünyayı bizden farklı algılar, anlaşılan Ruhsati de insanların uçabildiğini düşünüyor!” Sonra masadan kalktım, yanağına bir öpücük kondurup senden izin istedim: “Şimdi bilgisayarın başına oturmalıyım, bir yazı yazacağım, birine söz verdim de…”

Caner Fidaner

(28 Mart 2010 tarihli Radikal İki’de yayımlanmıştır.)

Reklamlar

30/03/2010 - Posted by | Yol Masalları | , , , , , , ,

10 Yorum »

  1. Eline, gonlune ve beynine saglik Caner’cim harika olmus.

    Yorum tarafından Mehmet Dokucu | 15/04/2010 | Cevapla

    • Çok teşekkürler arkadaşım… Beni ihya ettin! 😎

      Yorum tarafından canerfidaner | 15/04/2010 | Cevapla

  2. Her zamanki gibi Cangernameli olmuş. Genellikle nedense böyle durumlarda eline, klavyene sağlık denir ama ben senin beynine sağlık diyeceğim. Ne güzel döktürmüşsün.
    Dokucu da bizden sayılır bak o da beynine sağlık demiş. Göbekli Tepe hak ettiği yeri bulur umarım.
    Dr.Nezih Oktar

    Yorum tarafından JNS Turk (@JNSTurk) | 22/10/2011 | Cevapla

  3. Biraz önce epostama bakarken, Caner Fidaner’den’e aboneliğimle ilgili geri bildirimleri gördüm. Alt bölümünde üç yazının bağlantısı verilmişti. Gamalı Haç’ı okudum, Göbekli Tepe’yi sonraya bırakıp tekrar epostama döndüm. 1975 Hacettepe Tıp’lılardan Mahmut Bayık’ın 20 saat önce gönderilmiş bir epostası gözüme çarptı. Konu kısmında “Göbekli Tepe” yazıyordu. Sanki Caner’in “Göbekli Tepe” sini okumadan geçemezsin der gibi. Okunmamış 9330 eposta içinde 6 saat ara ile çok farklı kaynaklardan farklı biçimlerde gelmiş (senin blogdan 14 saat önce gelmişti) iki “Göbekli Tepe”. Önce Mahmut’un gönderisini açtım. Göbekli Tepe’yi anlatan bir slayt sunumuydu. Harran dışında Urfa’nın bu hiç bilmediğim ikinci zenginliğini biraz da içim burkularak izledim. Şart olmuştu senin yazına dönmek. Artık nerede okusam senin olduğunu anlayabileceğim üslûbunla kaleme alınmış kısa bir “Göbekli Tepe ve Leylek” öyküsünü de okudum. Bir şey daha şart oldu şimdi. Ölmez sağ kalırsak bir kez daha Urfa’ya gidilecek “Göbekli Tepe” görülecek. Gitmişken sabah kahvaltısında ciğer kebabı, akşamına da çiğ köfte yenilecek, rakı içilecek…

    * “Göbekli Tepe Sunumu” sana, “Göbekli Tepe’ye Hava Seferi” Mahmut Bayık ve dolayısıyla tüm Hacettepe 75’lilere gönderiliyor.

    Yorum tarafından Yılmaz Ata | 03/02/2012 | Cevapla

  4. Sevgili dostum, yazılarıma ilgin ile beni ihya ediyorsun; hatta biraz mahçup da oluyorum. Caner

    Yorum tarafından canerfidaner | 06/02/2012 | Cevapla

  5. Ne ilginc bir kara parcasidir Anadolu. Ne cok Ilk’i barindirir bagrinda. Ne guvenilmez bir yurttur uzerinden gelip gecen uygarliklar icin ne verimlidir ayni zamanda…
    Gobeklitepe’nin sirri nedir? Yerlesik duzene gecmemis, avci-toplayici bir topluluk, insa edebilir mi boyle anitsal bir merkezi? Ve dahasi, orgutlu bir toplum duzeni olmadan, boyle buyuk steller dikilebilir mi yeryuzune? Bir ruhban sinifi olmadan simgeler turetilebilir mi, taslara kazinan? Bir sir var belli, henuz cozemedigimiz, topragin altinda bir yerde, gun isigini bekliyor.

    Yorum tarafından Cihat Levent | 05/12/2012 | Cevapla

    • Sevgili Cihat, ilgin ve katkıların için teşekkürler. Öyle sırlar var ki, çözülüp çözülmediğinden bile emin olamayabiliriz… 😎

      Yorum tarafından canerfidaner | 05/12/2012 | Cevapla

  6. Caner eline sağlık yeni okudum ama olsun okudum ya..

    Yorum tarafından Güneş Caner | 24/07/2014 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: