Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Yeşilli kadının yalnızlığı

Liseyi, üniversiteyi okuduğum yıllar o şehirde geçmişti. Gençlik arkadaşlarımı o şehirde bulmuş, bir kısmını yine o şehirde kaybetmiştim. Her şey değişir ya, yıllar içinde benim hayatım da değişmiş, eski şehrimle aramıza on yıllık ve yüzlece kilometrelik bir ayrılık girmişti. Geçici bir iş nedeniyle bir süre eski şehrimde kalmam gerektiğinde, ilk aşkını görecek orta yaşlı birisi gibi biraz kaçınma isteği, biraz tereddüt hissi, biraz yürek çarpıntısı, biraz da merak duygusu yaşamıştım.

Yine de beni asıl etkileyen, sokaklarda yürüyen insanlar arasında duyduğum yalnızlıktı. Bir zamanlar bir ucundan öteki uca her yürüyüşümde birkaç tanıdığa rasladığım caddede kalabalık artmıştı, ama artık yalnızca yabancı yüzler görüyordum çevremde. İnsanların yalnızca yüzleri değil, davranışları da bir başkaydı sanki, birbirlerine sarılmış çiftler bile başka başka yerlere bakıyor, farklı şeyler düşünüyorlardı. Eskiden varlığına inandığım, insanları bağlayan görünmez bağlar, artık farkına varamayağım bir hale gelmişti.

Dalgın dalgın yürüyor, pek de görmeden vitrinlere ve insanlara bakıyordum. Caddenin sonuna yaklaşmıştım ki, birisi beni durdurdu, hem de “Dur!” diye emrederek; tam önümde dimdik genç bir kadın vardı bana seslenen. Adeta hazırola geçtim, ancak göz göze geldikten sonra farkettim onu, otuzlu yaşların başında görünüyordu; yüzünde, annesinin tuvalet masasından yeni kalkmış bir çocukta görülecek türden acemice bir makyaj vardı: Dudak boyası taşmış, göz kenarlarından gelen koyu çizgiler şakaklarına doğru uzanmış, yanaklarının ortasına oyuncak bebeklerdeki gibi pembe yuvarlaklar oturtulmuştu.

Sonra karşımdaki kadının giysilerini gördüm: Soluk, filiz yeşili bir blûz ile orman yeşili ekose bir etek, omuza atılmış beyaz örgü bir şal. Kadın gözlerini gözlerime dikmişti ama, sanki bana değil, çok uzaklara bakıyordu. Birden “Niçin,” dedi sert ve çok ciddi bir ses tonuyla, “Niçin bana işkence ediyorsun?” Eski bir tanıdık olmadığını, önceden hiç tanışmadığımızı anlamam bir iki saniyemi aldı, titrek bir sesle mırıldandım, “Ben… şey, gerçekten… ben mi?” Cevabımı duymadan devam etti: “Farkında mısın, yerdeki karolar, çizgi filmerden alınmış, hatta çalınmış… Görmüyor musunuz bunu? Bunları şikayet etmek gerek!” Bunu söylerken yüzü daha bir ciddiyete bürünmüştü, baş parmağını tehdit eder gibi yüzüme doğru sallıyordu. O anda yardım ister gibi çevreme göz attım, ama bizi farkeden kimse yoktu etrafta. Kendimi bir film karesinin içindeymişim gibi hissettim. Ben aklımı toplayıp ne diyeceğimi düşünürken, yeşilli kadın kararlı bir tavırla yürüdü, gitti. Arkasından bakakaldım.

Caddeden onca insan gelip geçerken o –nedense- beni seçmişti. O akşam, yeşilli kadını ve sorularını çok düşündüm, bir sonuca da vardım: Onun bütün soruları aslında tek soruya indirgenebilirdi: “Neden?” Ama aradığı şey sorusunun cevabı değildi, yeşilli kadın muhatabını arıyordu. Çabasının boş olduğunu, çünkü tek muhatabının kendisi olduğunu ona anlatabilmeyi çok istediğimi de farkettim, ne yazık ki bu mümkün değildi.

O karşılaşmadan sonra yalnızlıktan hiç şikayet etmedim, çünkü o gün bir raslantı sonucu karşıma çıkan yeşilli kadın, benden çok daha yalnızdı. Ben yalnızlığı başkaları ile birlikte yaşıyordum, onun yaşamında ise yalnızlık en duru, en berrak biçimiyle yer alıyordu, onun yalnızlığının ortadan kaldırılması veya zararlarının telafi edilmesi mümkün değildi. Aslında yeşilli kadının durumunu açıklamak için yalnızlık kavramı da yeterli değildi, çünkü onun dünyasında kendisinden başka bir kişiye düşünce düzeyinde bile yer yoktu. “Gerçek yalnızlık, arı yalnızlık bu olsa gerek,” diye düşündüm.

Yeşilli kadının bir başka etkisi daha oldu üzerimde; “Düşünüyorum, öyleyse varım” diyerek yüzyılların ötesine kalıcı bir miras bırakmayı başarmış olan Descartes’ın bu ünlü sözünde küçük bir değişiklik yapma isteği doğdu bende, kendi kendime mırıldandım: “Düşünüyorum ve iletişim kurabiliyorum, öyleyse varım!…”

19 Aralık 2006, Caner Fidaner

Reklamlar

23/04/2010 - Posted by | Öyküler | , ,

2 Yorum »

  1. Sevgili Caner fotograftaki yesilli kadin
    cok guzel.
    Merak ettim, acaba kadin cirkin -gercekten cirkin- olsaydi
    boyle bir yazi yazilabilir miydi?
    ya da cirkinligi asikar bir kadinin yalnizligi nasil olur acaba??

    Cirkin olunca da baska yetenekler gelisir ama
    o hikaye baska bir hikaye olur degil mi??
    eline saglik,
    sevgiler-yasemin

    Yorum tarafından yasemin gök | 27/04/2010 | Cevapla

    • Sevgili Yasemin, sorun çok ilginç! Söyle cevap vereyim: (1) “Düzgün iletişim, güzelliğin bir parçasıdır.” (2) Tabii “çirkin” kavramının en az “güzel” kavramı kadar öznel olduğu gerçeğini de unutmayalım. (3) Toplumun genel geçer anlayışına göre güzel bulunmayan bir kadının neler yapabileceğini anlatan bir film önerebilirim: Ettore Scola’nın 1981 yapımı “Passione d’amore” (Aşk Tutkusu) adlı yapıtını bulup seyretme olanağın olursa, o filmde “Çirkinliği aşikar bir kadının yalnızlığı nelere yol açabilir?” sorusuna verilmiş güzel bir cevap bulabilirsin…

      Yorum tarafından canerfidaner | 27/04/2010 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: