Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Karşımdasın

Akşam yemeği masası, Matisse, 1897

Lokantadayız, masada, karşımda oturuyorsun. Yalnız değiliz, etrafta bir sürü arkadaş var, onlarla bütün gün İstanbul’u gezmişiz. Yorgun, ama keyifli bir günün sonundayız. Hepimiz bir yandan yaşadıklarımızın hazzını içimizde duyuyoruz, bir yandan da o güzel gün bitmek üzere olduğu için hüzünleniyoruz. Hiçbirimiz bunu fark ettirmek istemiyoruz ama, endişeli yanımız “Böyle bir günü tekrar yaşamak mümkün olmayabilir” diye düşünüyor, keyifli yanımız ise öne atılıyor, “Bırak bu karamsar düşünceleri, içinde bulunduğun anın verdiği keyfi neden ille de gölgelemek istiyorsun?” diyor.

Karşı köşedeki masada dört kişi var, üç erkek bir kadın; hepsi de ara ara bizim tarafa bakıyor, bizim uzun, kocaman, kalabalık, gürültülü masamızı süzüyorlar. Duvar dibindeki masada birkaç erkek ise bizi hiç fark etmemiş gibi tepedeki televizyondan maç izliyorlar. Bizim masadakiler her tarafa birden bakıyorlar, arkadan gelen sese dönüyorlar, yeni gelen birisine yöneliyorlar, bir yandaki arkadaşa bir şey söylerken birden öte yana dönüp gülüyorlar.

Ben o sırada seni izliyorum. Kapıdan gelişlerini izliyorum, mantonu sandalyeye koyuşlarını, oradan oraya uçuşan gülüşlerini, çatalı bıçağı tutuşlarını… Elini, önce çenene dayayışlarını, sonra sanki hep ordaymış gibi masaya bırakışlarını, gülümseyişlerini, parmağınla masa örtüsüne bir şeyler çizişlerini izliyorum. Sonra bakışlarını, bana bakışlarını izliyorum.

Bizim masada herkes birbiriyle konuşuyor. Sesler, gülüşler, öpüşler birbirine karışıyor. Birisi sandalyesini çekiyor, duyuyorum, ama kim, bilmiyorum. Birisi eliyle bir şeyleri gösteriyor, ama kime, anlamıyorum. Bir ara bütün sözler havada asılı kalıyor, sonra hep birden cümbüşe devam ediyorlar. Kim kime ne söylüyor, duyamıyorum. Televizyonda koşturan gölgeler var, o taraftan gelen sesler havaya karışıyor, eriyor, uçuyor, buhar oluyor, o sırada arkadan yeni bir ses dalgası geliyor. Yanımda bir kahkaha topu atılıyor, yaprak yaprak uzayan gülme sesleri duyuyorum, neye gülündüğünü fark edemiyorum.

Ben o sırada seni dinliyorum. Gülümsüyorsun. Bana eski okul arkadaşlarını, yaşadığın mahalleyi, okuduğun kitapları anlatıyorsun. Kuşlardan, içtiğin çaylardan, günlerinin nasıl geçtiğinden söz ediyorsun. Nasıl balık tuttuğundan konuşuyorsun, Gülümsüyorsun.

Lokantada kokular birbirine karışıyor. Yorgun insanların ter kokuları, pişen balıklardan gelen kokular, parfümler, kolonyalar, kapının her açılışında dışardan gelen temiz hava kokusu. Masanın uzak köşesinde birisi tabağındaki zeytinyağını kokluyor. Yerde bir tekir kedi dolaşıyor, belli ki o da kokuları izleyip ulaşmış buralara.

Ben o sırada yalnızca senin kokunu algılıyorum. Tanımlaması kolay değil, şöyle biraz portakal çiçeği, biraz tarçın, biraz menekşe, hepsinin üstünde taze çimen kokusu, bunların hepsi senden geliyor, biliyorum.

Oradasın. Karşımdasın. Bana bakıyorsun. Bütün o kalabalığın içinde ben yalnız seni görüyorum, koşuşturmacalar arasında yalnız seni izliyorum. Etrafta sesler dağılıp dağılıp tekrar toplanıyor, bir türlü bitmiyor, ama ben yalnızca seni dinliyorum. Bütün kokuların arasından yalnızca senin kokunu hissediyorum. Belki farkında değilsin, ama böylece benden bir parça oluyorsun…

Ya da kim bilir, belki de sadece bana öyle geliyor.

Caner Fidaner, 2005

Reklamlar

22/05/2010 - Posted by | Ellilikler-2: Hayret | ,

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: