Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Anlamıştım, Beni Alacağını

Epey zamandır köşemde durup duruyordum. Ara sıra gelip bana bakanlar oluyordu, daha dün akşamüstü bir genç kız beni eline almış, tereddütle incelemiş, sonra beni bırakıp sallantılı bir küpe almıştı kendine. Ben de yeniden, gelen geçenleri izlemeye başlamıştım.

Seni ilk gördüğümde anlamıştım beni beğeneceğini, beni alacağını. Hızlı hızlı yaklaştın, tezgah şeklindeki camekanın içindekileri incelemeye başladın. Camekanın içi hiç de derli toplu değildi, bir köşede yüzükler duruyordu, her biri başka bir biçimde, kimi yılana benzeyen, yapraklı, kiminin ortasında büyük bir renkli taş, kiminin her yanı ufak ufak taşlarla bezeli, tümü de parlayan, göz alıcı yüzükler. Bir başka köşede bilezikler vardı, onların da çoğu ipe dizili taşlardan oluşuyordu, galiba daha çok karışık taşları ardarda dizerek yapmışlardı bilezikleri. Biraz daha ilerde saç tokaları yerleşmişti, çoğu gümüşten yapılmış, kimisine taşlar eklenmişti. Hepsine hızlıca baktıktan sonra beni fark ettin, gözlerin parladı.Aslında sen beni fark etmeden önce ben seni görmüştüm. O gün çarşıda dolaşan yüzlerce kişiden birisi idin ilk bakışta, ama kimileri gibi boş vakit geçirmeye gelmediğin belli oluyordu. Nereden mi? Her şeyden önce kararlı adımlarından. Senin bir amacın vardı, ne olursa olsun ulaşmak istediğin bir amaç. Bir armağan alacaktın, herhâlde değer verdiğin bir kişiye vermek üzere bir hediye arıyordun.

Diyebilirsin ki, “insan değer vermediği kişiye armağan almaz ki?” Hiç de öyle değil, insan değer vermediği kişiye de armağan alır, ama o armağanı seçmek için pek kafa yormaz, bu kadar emek vermez, böyle zaman harcamaz. Ya ne yapar? Bu işi bir görev saydığı için ne kadar hızlı hallederse o kadar iyi olacağını düşünür. Belki bir başkasından rica eder, “çarşıya çıkmışken bana şu kadar liralık şu çeşitten bir hediye alır mısın?” diye; belki de rica edecek kimse bulamaz, başka bir amaçla çarşıya çıktığında bu hediye işi aklına gelir, telaşla ilk gördüğü ve uygun saydığı bir hediyelik eşyayı alır, ona güzel, şık bir paket yaptırır, böylece kendisini bir ağırlıktan kurtulmuş hisseder.

Halbuki senin için armağanı arama, bulma sürecinin kendi başına bir keyif olduğu anlaşılıyordu. Sonra neler olacağı hakkında aklından geçenleri de okur gibiydim: Armağanı ona verecektin, o armağanı beğenecekti, o günden sonra da o armağan ikinizin arasında bir köprü olacaktı. O halde beğeneceği kadar ona ait, ama seni unutmayacağı kadar da sana ait bir şeyler bulunmalıydı alacağın armağanda. O halde bir kere “kişiye özel” olmalı ona alacağın şey, bir takı gibi. Ayrıca kullandığı zaman hediye fark edilmez olmamalı, ama öte yandan takan kişiyi “örtmemeli”. Ya ne yapmalı? Onunla bütünleşmeli, onun özgünlüğünü ortaya çıkarmalı.

Hediyenin bir de satın alana ait olan kısmı var, ama o büyük ölçüde hediyenin seçilmesi aşamasında ortaya çıkıyor. Sen nasıl bir şey alacağına karar veriyorsun, sonra almak istediğin şeyi bulma olasılığının en yüksek olduğu yerleri dolaşmaya başlıyorsun. Seçenekleri değerlendiriyorsun, dükkan adlarını aklında tutarak neyi nerede gördüğünü unutmamaya çalışıyorsun. Ama sonra öyle bir şey görüyorsun ki, öncekiler aklından çıkıyor, “tamam işte” diyorsun, “buydu aradığım!”. Doğru söyle, beni gördüğünde sen de öyle bir duyguya kapıldın değil mi?

Bir hediyenin sahibine yakışması da önemli. Bunu nasıl anlayacağız? Galiba hediyenin yakışabilmesi için iki koşul var: Birincisi sahibinin “ruhuna uyması”, yani onun kendisi için oluşturduğu kimliğe oturması, üzerinde eğreti durmaması; ikincisi ise fiziğine uyması, yani bedeninden giysisine kadar bütün dış görünüşünün uyumlu bir parçası haline gelmesi.

Ona söylemeyi unutmadın değil mi, “inci kolye evde durmamalı, takılmalı, inci taneleri tene değmeli, yoksa taşlar küser, uzun süre çekmecede kalan inciler matlaşır, solar, çünkü kendilerini unutulmuş hissederler” diye?

Caner Fidaner

Reklamlar

09/06/2010 - Posted by | Öyküler

2 Yorum »

  1. Bir çoğunu okuyorum. Daha önce söylediğim gibi çok hoş yazılar. Başından itibaren bir merakla sürüklüyor, okutuyor, düşündürtüyor…Gerçekten bunları yaşıyor mu diye?
    Ama bu kez üçüncü paragrafın ortasından başlayıp giderek duygu ve merak ögesi kayboluyor. Mekanik söylemlere dönüşüyor. Önceki öykülerini bilen birisi için sonuna kadar devam ediyorsun yine de. Son paragraftaki duygusallığa dönüş kurtarmaya yetmiyor.
    Bu arada inci sembolik bir yük taşıyor mu diye düşünmeden edemedim.
    Sayende eleştirmenliğe ilk adımı atan adam :)))

    Yorum tarafından Yılmaz Ata | 12/06/2010 | Cevapla

    • Yorum ve eleştiri için çok teşekkürler sevgili dostum.
      Birinci soruya cevabım: Yazdıklarımı birebir yaşamş olmasam da hissetmiş oluyorum. Zaten insan yaşamadan yazabilir ama, hissetmeden yazamaz gibi geliyor bana, kimbilir, belki de ben hissetmeden yazacak derecede usta değilim?
      Sembolik yük meselesine gelince… Yalnızca incinin değil, başka motiflerin de sembolik yönü bulunduğunu düşünüyorum, ancak sembolün sembol olabilmesi için yazarın niyetinden çok okurun onu öyle algılaması gerekiyor. Yani bir motif yazar için sembol niteliğinde olsa da olmasa da, okur için örtülü bir anlam taşıyorsa, sembolik oldu demektir. Bu konuyu özellikle edebi metinleri başka dile çevirenlerin dikkate alması gerekir, diye düşünüyorum.

      Yorum tarafından canerfidaner | 12/06/2010 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: