Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Elli Bir

Bruno Ganz (“Sonsuzluk ve Bir Gün” filminin afişinde, Theo Angelopulos, 1998)

Eğer bir gün “Hayatım boyunca hiçbir zaman ödün vermedim, doğru bildiğim yolda kendi başıma yürüdüm” dersem bana inanmayın. Evet, ilkelerim vardı, hâlâ da var. Onlara uymaya çalışıyorum, uyabildiğim ölçüde de kendimi keyifli hissediyorum. Ama zaman zaman bu ilkelere aykırı davrandığım oldu. Üstelik bu “istisnalar” için o kadar çok, o kadar mantıklı gerekçelerim vardı ki. Yani şu bir gerçek, her zaman kendisi ile tutarlı bir kişi olabildiğimi kimse iddia edemez.

Eğer bir gün, “Yaptığım her şeyin bedelini ödedim, alnım ak” dersem sakın bana inanmayın. Çok şeyin sorumluluğunu üstlenmeye çalıştım, ama bazen o sırada öylesinin gerekli olduğunu düşündüğümden, bazen acıdan, sıkıntıdan kaçmak için, sonradan bana yanlış gelen şeyler yaptığım da çok oldu. Bazen “Ne yapayım, öyle emir almıştım” dedim, bazen “Kim olsa öyle yapardı” diye avundum. Yani hayatımın her döneminde sorumluluk sahibi olduğumu söyleyemem.

Eğer bir gün, “Benden yardım isteyen birisi karşıma çıktığında, iki elim kanda olsa onun yardımına koştum” dersem bana inanmayın. Aslında yardım etmeyi severim, birisine yardım ettiğimde kendimi güçlüymüşüm gibi hissederim çünkü. Ama yardım etmekten kaçındığım, öncelikle kendi çıkarlarımı, hem de gündelik, küçük çıkarlarımı düşündüğüm olaylar da oldu. Bunların bir kısmını yalnızca ben biliyorum. Yani her zaman, her koşulda özgecil olduğumu söylemem hiç doğru olmaz.

Eğer bir gün “Hayatım boyunca herkese eşit davrandım” dersem bana inanmayın. İnsanlara eşitlikçi davranmaya çalıştım, doğru, ama geriye baktığımda görüyorum ki üstü başı düzgün kişilerin söylediklerini, hırpani kılıklıların dediklerinden daha çok dinlemişim; tartışmalarda benimle aynı fikirde olanları duymuşum hep, beni övenlere karşı çıkmaktan bile kaçınmışım. Yani kendi zayıflıklarım yüzünden taraf tuttuğum çok olmuş.

Eğer bir gün, “Hiçbir şeyden korkmadım ben, bundan sonra da korkmam” dersem sakın bana inanmayın. Eğer öyle olsa idi işkenceciler gözümü bağladığında, ne kadar güçlü olduğumu kendi kendime tekrar etme ihtiyacı duymazdım. Yalnız o olay mı? Korktuğum günleri sıraya dizsem eminim bir kere de bu listenin uzunluğu beni korkutur. 

“Sonsuzluk ve Bir Gün” filminden (Theo Angelopulos, 1998)

Her zaman anlayışlı değildim. Gözümün içine bakarak doğru söyleyen kişileri hiç duymadım kimi zaman. Her zaman koruyucu değildim, elimi uzatsam tutacak olanlara arkamı dönüp gittiğim olaylar hatırlıyorum. Doğruluğundan hiç de emin olmadığım şeyler için çok direttiğim oldu, hatta öyle durumlarda daha fazla direttim. İnsanlardan, özellikle de yakınımda bulunan kişilerden, kendi yapabildiklerimden daha fazlasını bekledim hep.

Kendimi huzursuz hissetim sıklıkla. Her zaman denize kendimi sırtüstü bırakmış, güneşin sıcaklığını hissederek yüzüyor değildim. Her zaman otların ıslaklığını hissederek yeşil çimenlerin üstünde yatıyor değildim. Her zaman bulutlarda geziniyor değildim.

Öyle olaylar var ki sonradan hatırladığımda, “Ben bunu nasıl yapmışım?” diyorum; daha doğru ifade edeyim, sonradan hatırlayıp da utandığım çok şey var hayatımda. Mükemmel değilim demek ki. Evet, zaman zaman melek gibi davranmaya çalışıyorum ama, ben bir melek değilim. Bundan da büyük bir kusurum daha var, şeytanım da her zaman benimle birlikte içimde yaşıyor, o benim bir parçam.

Yaşım elli bir olduğunda fark ettim ki ben bir insanım.

Caner Fidaner, 17 Eylül 2005

Reklamlar

16/06/2010 - Posted by | Ellilikler-2: Hayret | ,

11 Yorum »

  1. Sevgili Caner,
    Acaba insan daima tutarlı olmak zorunda mı diye düşünüyorum artık. Bu ne büyük bir gerilim kaynağı, değişime ne büyük bir direnç, kendimize ne büyük bir eziyet… Kim söylemişti ki bize, hep tutarlı olun diye? Oysa doğa öğretiyor bize, gerekirse deri değiştirmeyi. İç değiştirmeyi. Bir sözümüz var : “insan” olacağız. Bunu öğreneceğiz. Düşersek kalkacağız. Yorulursak dinleneceğiz. Hata yaparsak af dileyeceğiz. Bazen af dilemelerimizi mezara götüreceğiz. Halden hale geçeceğiz. Ki sonunda, “Ben yaşadım” diyebilelim.

    Yorum tarafından Betül Özmen | 25/01/2012 | Cevapla

  2. Yorumun için çok teşekkürler sevgili Betül.
    “Tutarlılık”, bence belli bir zaman kesiti için geçerli ve istenir bir kavram. Zaman içinde hep aynı kişi olarak kaldığımızı düşünmek ise zihnimizin bir yanılgısından ibaret. Ben buna “aynı kalma/değişme yanılgısı” diyorum. Kavramlara verdiğimiz isim aynı olunca, hiçbir şey değişmemiş gibi algılıyabiliyoruz. Sanıyorum bunun temelinde, doğduktan sonra ilk farkettiğimiz gerçeklerden biri olan “gece/gündüz döngüsü”, daha sonra buna eklenen “mevsimler döngüsü” var. “İşte dünkü gibi yine güneş doğdu, yeni ve değişik bir gün başlıyor” düşüncesinin ilk bölümü bitimsizliği, “sonsuzluğu” temsil ederken ikinci bölüm yeni günün dünden farkını vurguluyor. Bugün hem dünün tekrarı, hem de farklı bir zaman dilimi. Bu kış hem bütün eski kışların bir tekrarı, hem de bir daha hiç tekrarlanamayacak olan özgün bir zaman dilimi. Bugünkü ben, hem dünkü ben ile aynı kişiyim, ama bugün yaşadıklarımın aynısı hiçbir zaman tekrarlanmayacak.
    Ama öte yandan verili bir an için “tutarlılığa” da (belki İngilizcedeki “integrity” bu kavramı daha iyi ifade ediyor), ihtiyacımız var. Neden? “Ben” ile “ben olmayan” arasına bir sınır çizebilmek için. “Ben” kavramı belli bir anda kendi içinde bütünlük taşımalı ki, kendimi dış dünyadan ayırdedebileyim… “Ben” olarak varolabileyim… “Ben” olabileyim…
    Bu uğurda, yani kendi zihnimizin içindeki tutarsızlıkları, çelişkileri görmemek için kendimize karşı ne dolaplar çeviriyoruz, mutlaka bilirsin… 😎
    Sevgiler, Caner

    Yorum tarafından canerfidaner | 25/01/2012 | Cevapla

  3. Sevgili Caner,
    Çok güzel açıklamışsın. Açıklaman aklıma bir şey daha getirdi. Onu da paylaşayım istedim. Verili an için tutarlı olmak, böylece dış dünya ile aramıza sınır çizip “ben”i tanımlamak gerekli demişsin ya, katılıyorum, ve bir ileri adımı söylüyorum, “ben”den vazgeçmek. Bunu ego duvarlarının yıkılışı ve sonsuzluk denizinde yüzmek olarak tanımlıyorlar. Sonsuzluk ve Bir Gün filminin adının bende yaptığı çağrışım : Bir Gün’ü denize bağışla/eklemle ve Sonsuz ol, Sonsuzluk ol…Yetecek kadar, varlığını sürdürecek kadar egoya razı olup, özgürlüğe koşmak, özgürlükte solumak…Sence, bunun “yaş”ı ne zaman ? 🙂

    Yorum tarafından Betül Özmen | 25/01/2012 | Cevapla

  4. Sevgili Betül,
    (1) Ben de senin ördüğün tuğla sırasının üstüne bir tuğla daha koyayım istiyorum: Zannediyorum, “Ben’i tanımak (ya da kabullenmek)” ile “Ben’den vazgeçebilmek (ya da vazgeçebilir hale gelmek)” aynı kavramın iki farklı “bakış açısı”ndan ifadesi. Kendi içinde ve dışında olabilir hale geldiysen, bu durumu “kendi içinde” iken “Ben’i kabullenmek” olarak tanımlıyorsun, “kendinin dışına çıktığın” ve kendi kendine oradan bakabildiğin zaman aynı durumu “Ben’den vazgeçebilmek” diye adlandırıyorsun. Şöyle de söylenebilir: Ancak kendini kaybedebildiğin zaman, kendini bulmuş oluyorsun, özgürleşiyorsun.
    (2) “Özgürleşme yaşı” hakkında da şunu söyleyebilirim: İnsanın bir tek öğrenme yöntemi var: O da “deneyim”, yani yaşayarak öğrenmek. Buna olsa olsa gerçek olayların taklidi anlamına “oyun” (çocuk oyunları gibi) ya da sanat ve öteki yaratıcı yöntemlerle yaşamı taklit etme (tiyatro gibi). “Sonsuzluk/Bir gün” ya da “yaşam/ölüm” veya “ben/ben-olmayan” ikililerini aslında tek kavram olarak görebilmek için bunlarla bir şekilde yüzleşmiş olmak gerekiyor. Irvin Yalom, bunu sağlayabilecek yaşam deneyimlerini şöyle sıralıyor: ölümcül bir hastalığa yakalanma, bir yakınının ölmesi da hemen yanındaki kişinin öldüğü bir trafik kazası gibi durumlar yaşayıp ölümü çok yakınında hissetmek. Bunlardan daha dolaylı deneyimler (ölümü kitaptan okuma, filmde seyretme gibi), insanın “gerçeği” iliğinde, kemiğinde hissetmesine yetmiyor. Çünkü gerek insan zihni, gerekse toplumsal yapı, insanın bu çelişkiyi geri plana itmesi için sayısız mekanizma geliştirmiş.
    (3) Bir de bunun tam tersi var: Ölümü inkar ederek yaşamaktan vaz geçmek, kendi yaşamını sınırlamak. Aslında hepimizin böyle, dışına çıkmaktan gönüllü olarak vazgeçtiğimiz bir sınırımız var. Bunu merkezinde kişinin bulunduğu, kendisini içine hapsettiği üç boyutlu bir hacım, şekli küre olmayan bir balon gibi düşünebiliriz. Herkesin balonu, bir başkasınınkinden farklı elbette, hem şekil olarak, hem de büyüklük olarak. Bence bu fikrin çok güzel işlendiği bir film var: Guisseppe Tornatore’nin, bir transatlantikte doğup büyümüş bir piyanisti anlattığı “1900 Efsanesi” adlı film. Filmin imdb sayfası için burayı tıklayabilirsin.

    Yorum tarafından canerfidaner | 25/01/2012 | Cevapla

    • Teşekkürler Caner,
      Çok güzel açıklamışsın.
      Ne güzel; filmler birikiyor listemde, izlenmek üzere…

      Yorum tarafından Betül Özmen | 25/01/2012 | Cevapla

  5. tutarlılık üzerine bir iki söz de ben edeyim:
    sürekli tutarlılık arayışı, aslında tutarsızlığın ta kendisi.
    hayatın esası değişim ise tutarlılık (consistency anlamında) hiç de imrenilesi bir tavır değil.
    her durumda aynı tavrı sergilemek olur bu.

    bunu çok sevdiğim bir nasrettin hoca hikayesi çok güzel taşlar:.
    hocaya ‘kaç yaşındasın?’ diye sormuşlar. ‘kırkbeş,’ demiş hoca.
    üç-beş sene sonra aynı soruya, aynı yanıtı alınca ‘olur mu öyle şey!,’ diye itiraz edecek olmuş soranlar.
    hoca hiç istifini bozmamış: ‘eee, ben tutarlı adamım,’ demiş.
    sözün özü bence şu: koşullar değişmesine karşın tavır değişmiyorsa bu tutarsızlıktır.
    tutarlılığın verili durumla tanımlı olduğu yönündeki düşünce, bana çok tutarlı görünüyor.
    .

    Yorum tarafından nuriaslan | 30/03/2012 | Cevapla

    • Katkınız için çok teşekkürler Nuri Bey. Sanıyorum insan zihninin temel yanılgılarından biri de “aynen devam etme vs değişme” şeklinde formüle edebileceğim çatışma ile ilgili. Her sabah aynı güneşi görünce “Bugün öncekinin aynısı” diyoruz, fakat bir süre sonra bakıyoruz ki güneş aslında her sabah birazcık farklı bir yerden doğmakta imiş. Bir süre bu değişikliği görmezden gelmek mümkün oluyor, ama bir nokta geliyor ki kendimizi yeni duruma uyarlamamız gerekiyor. SAnıyorum insan zihninde bu çatışmanın prototipleri: Gece/gündüz (gün döngüsü), mevsimler (yıl döngüsü). Saygılar. Caner

      Yorum tarafından canerfidaner | 01/04/2012 | Cevapla

      • bu konu çok net. yazılarımdan birinde geçen bir kaç cümleyi paylaşıyorum:
        İkimizin, sadece ikimizin iyi bildiği, tutarsızlık duruşuydu bu. Birbirimize ve konuklarımıza onlarca kez söylediğimiz o sözü bir kez daha anmak anlamına gelirdi o duruş. ‘En büyük tutarsızlık, çelişkisizlik arayışıdır,’ demekti bu. ‘Değişimin sürekli, ölümün kaçınılmaz olduğu bu garip hayat nasıl çelişkisiz olabilirdi ki!’
        Ben indirince o da indirdi sağ elini. Sakalını sıvazladı.

        Yorum tarafından nuriaslan | 01/04/2012

  6. Reblogged this on mine miski.

    Yorum tarafından minemiski | 27/02/2014 | Cevapla

  7. çok güzel… saygılar…

    Yorum tarafından minemiski | 27/02/2014 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: