Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Kırım ve Kıyam

Hakkında ağıt yakılmadı, kitap yazılmadı, makale hazırlanmadı, doktora ya da lisans tezi yapılmadı. Onu hatırlatan bir panel düzenlemeyi kimse düşünmediği gibi, televizyon haber programlarında herhangi bir uzmana o konuda fikrini soran da olmadı. Ama o bir kırımdı, hatta bir soykırım. Herkesin bildiği, bilmek bir yana hemen hemen herkesin katkıda bulunduğu, içten içe desteklediği, en azından karşı çıkmadığı bir soykırım.

Yok ediciler direnen yazıları ortadan kaldırıyorlardı. Tehlikeli saydıkları üç beş bildirinin yakılmasıyla başladı iş. Sonra birkaç gazeteyle, adı bilindik bilinmedik dergilerle sürdü. Derken riskli diye damgalanmış kitaplara geldi sıra. Ardından bazı kitapların, yazarların isimlerinden oluşan listeler ortaya çıktı. Evlere giriliyormuş, neler toplanıyormuş, neleri bulurlarsa evdekileri de alıp götürüyorlarmış, karanlık köşelerde fısıltıyla bunlar konuşuldu. Ortalık yerlerde bulunmaması gereken basılı kâğıtların adlarından dosyalar oluştu kulaktan kulağa. Yok edilmesi elzem kitapların, dergilerin listeleri çıktı ortaya. Önce kısa, sonra uzun listeler düzenlendi. Bitmek bilmeyen listeler art arda gelmeye devam ediyordu. Fısıltılar zorlukla duyuluyordu; “O da mı?”, “Evet, o da”.

Evinde dergi, kitap, gazete, basılı kâğıt bulunanlar temizliğe giriştiler. Önce sobada ya da termosifonda yakma gibi basit yöntemler uygulandı, birçok evin bacasından koyu dumanlar çıktı. Büyük şehirlerin yoksul olmayan ailelerinin yaşadığı semtlerde, mevcudiyetleriyle tehlike yarattıkları düşünülen sayısız kitap el ele tutuşup alevlerin içine birlikte atladılar. Her birinin son dakikası diğerinden farklı oldu, çünkü her kitap bir başka ucundan kıvrılarak yanmaya başlıyordu. Yine de sonuçta küle ve dumana dönüştü büyük çoğunluğu.

İki aşamada oldu soykırım. Birincisi böyle bir muameleye alışkın olmayan kitap âlemi için gerçek bir sürpriz olmuştu, hızla doruğa çıkan ilk kırımın şiddeti azalarak da olsa birkaç yıl sürdü. Tam basılı kâğıtlar “Bitti artık bu iş” deyip derin bir nefes almaya hazırlanıyorlardı ki, ilkinden çok daha şiddetli ikinci dalga geldi.

Kitapların çığlıklarını duyan olmadı. Çünkü o günlerin apartman geleneğine göre şehirliler birbirlerinin dairesinde neler olup bittiği ile ilgilenmezlerdi. Olsa olsa komşudan gelen çıtırtılar işitiliyordu. Evet, bazı çocuklar ana babalarına bu seslerin kaynağını sordular, fakat o sorular bazen havada asılı kaldı, bazen de söylendikten hemen sonra unutulan anlamsız cevaplar oldu verilen tepkiler. Soykırımın ev içi görüntülerine ulaşmak ise olanaksız gibi bir şey. Çünkü yalnızca ilk aşamada değil, ikinci aşamada da, bırakın fotoğraf çekebilen cep telefonunu, renkli televizyon bile yoktu henüz, emekleme dönemindeki bilgisayarın adı yeni konmuştu.

Zamanla çok sayıda sayfayı evin içinde daha kısa sürede ortadan kaldırabilmek için yaratıcı yok etme yöntemleri geliştirildi. Yaratıcılık gerekiyordu, çünkü kâğıtlar yakıldığında bütünüyle ortadan kalkmıyor, geride kül bırakıyorlardı. Üstelik yok edilecek basılı nesneler kolayca tutuşan kâğıtlardan ibaret değildi; aralarında kitap kapakları, fotoğraflar, kalın karton broşürler, hatta sakıncalı plaklar bile vardı. Bunların yok edilmesi için daha önce denenmemiş usullerin gerekmesi bir yana, bıraktıkları küller de daha kalıcı oluyordu.

Kitleler halinde ateşe atılan kitaplardan geriye kalan, sigara külü gibi üfleyince giden bir toz olmuyordu; yanan sayfalar ince kara tabakalara dönüşüyordu. Bu kara tüller yolunu şaşırmış buruşuk derili yarasalar gibi oradan oraya uçuşuyor, ahalisi tedbirsiz evlerin açık unutulmuş pencerelerinden kaçıp sokaklara yayılıyorlar. Uzaktan görenler bu siyah gölgeleri bir acemi karga sürüsü sanıyorlardı. Fakat daha birkaç saat öncesine kadar üzerlerindeki yazılarla canlı birer kitap sayfası olan bu gölgeler yaşamlarının son dakikalarını birer kara duvak gibi boşlukta salınarak geçiriyor, kendilerini sokaklardaki ağaçların dallarına, komşu evlerin balkonlarına, ara sokakların kapı aralıklarına, bahçe parmaklıklarına bırakıyorlardı. Aralarında elektrik tellerine kadar uzanabilenler bile oluyordu.

Kapalı mekânlardan açık havaya kaçmayı başarmış bu hayaletlerin eski sahipleri, onların arkasından bakarken hüzünlenmek yerine ya “Sokakta kimse var mıydı, bu kömürden sayfaların bizim evden çıktığını gören oldu mu?” diye dertleniyorlar ya da dalından kopmuş bir yaprak gibi rüzgârın önünde salınan varaklardan birinin arka sokaktaki karakola kadar ulaşıp ulaşamayacağını düşünüyorlardı. Kara gölgelerin başıboş gezintileri, ünlü sanatçıların elinden çıkmış fotoğraf karelerine benzeyen görüntüler olarak son buluyordu. Fakat kâğıda basılamayan bu fotoğraflar bedensiz ruhlar gibi boyutsuz kalıyor, kendilerine hayatiyetlerini sürdürecek düşünce misafirhaneleri arıyorlardı. Onları kabul etmeye hazır zihinler hiç de az değildi, görüntüler bu sayede yerleşecek ebedi istirahatgâhlar bulabiliyordu.

Ötekilerden daha dişli, daha dayanıklı, daha cabbar kimi gölgeler ise sonsuza dek boyutsuz varlıklar olarak kalmakla yetinemeyecekleri için rahatsız edici anılara dönüşüyorlardı. Bu anılar gidip birilerinin vicdanına yapışıyor ve bulaştığı yerden bir türlü çıkarılamayan yeni moda sentetik zamklar gibi yok olmaya direniyorlardı. Tutundukları vicdanlarda mutlaka iyi anlaşacakları başka rahatsız edici anılar da oluyordu zaten. Kâğıt artığı kara gölgeler, belki artık modası geçmiş olan ama kibarlığı da elden bırakmayan bu anıların gösterdiği hüsnükabul ile yeni bir yaşama başlıyor, böylece büsbütün ortadan kalkmaktan kurtuluyorlardı.

Günlerin ardından haftalar, haftaların ardından aylar, ayların ardından yıllar geldi geçti. Sonra hiç beklenmedik bir anda bütün görüntülerin ayağa kalkacakları, görünür olacakları kıyam zamanı geldi. Bir yandan evler, okullar, iş yerleri onlara hayat verecek ekranlarla dolmuştu, bir yandan da yazıların bu ekranlara ulaşmasına engel olan zihin tıkaçları küresel iklim değişikliğinin etkisindeki buzulların değişmesini andıracak şekilde erimiş, ortadan kalkmıştı.

Eski belgelerin önlerinde açılan yeni kanallara alışması zor olmadı. Önce silkelendiler, tozlarını üzerlerinden attılar, sonra kâh elektrik tellerinden, kâh veri kablolarından geçip bilgisayar ekranlarına, televizyonlara, yazıcılara, tarayıcılara eriştiler. Yıllardır bedensiz ruhlar olmaktan kurtulacakları günü bekleyen yazılar, belgeler, dergiler, kitaplar böylece derinin bütün gözeneklerinden kendilerini dışarı atan ter damlacıkları gibi dört bir yandan görünür olmaya başladılar. Bir bahar sabahı uyananların bütün dalları baharlarla dolu kiraz ağaçlarını görüp hayrete düşmeleri gibi bütün ekranlardan, bütün yazıcılardan fışkıran bu yazılar da bu kıyama tanık olan herkesi şaşırtıyordu. Yıllar önceki kıyımın sorumluları ise tehlikeli yazıları sonsuza dek ortadan kaldırdıklarına kayıtsız şartsız inanmış olarak uzun süre yaşadıktan sonra karşılaştıkları bu engellenemez kalkışmanın nasıl gerçekleşebildiğini kolayca anlayamadılar. Fakat heyecanla yeni yaşamlarına başlamış olan kitaplar, dergiler için bunun bir önemi yoktu. Her biri önce gözlerini kırpıştırarak ışığa alıştı, sonra doğruldu, yalpalayarak birkaç adım attı, ardından yürüdü. Yeni ellere, yeni gözlere, yeni beyinlere erişmek üzere kol kola girerek, el ele vererek yollara düşen belgeler, broşürler, dergiler, kitaplar güneş ışığının aydınlığına ve sıcaklığına kendini bırakan bedenler gibi bu yeniden doğuşun keyfini sürmeye başladılar.

Caner Fidaner

(Kalem Kutusu adlı öykü kitabından, Kanguru Yayınları, 2014)

Reklamlar

02/07/2010 - Posted by | Öyküler |

2 Yorum »

  1. Kitapların yakılıp imha edildiği o yıllarda ergenlikten yeni çıkmıştım. Koca koca insanlar, hocalar kariyerleri için, gelecek kaygıları için ve kaybedebileceklerine inandıkları aslında hiç edinmedikleri şeyler için kitaplıklarını gözden geçirip yaktılar. Elimde o yıllarda “bana verin ben yakarım” diye alıp sakladığım bini aşkın kitap var. Ama ne yazık ki o güzelim dergileri kurtaramadım. Önce dergiler kapandı sonra yakılarak o dergilerin hafızaları sıfırlandı.
    Şimdi bile konuşamıyoruz bu konuyu. Birbirimizi suçlamamak için başımızı önümüze eğiyor ondan bundan konuşmaya çalışıyoruz.
    Sahi, birinci dalga ile ikinci dalga arasında ne fark vardı. Birinci dıştan ikinci ise içimizden mi gelmişti?
    Neydi?
    muhri

    Yorum tarafından mehmet uhri | 11/07/2010 | Cevapla

    • Yazı, büyüdür… Tek bir çubuk çizersin, o çizgi, görenleri “ııı” sesine götürür, üç çizgiden bir çadır kurarsın, görenler ağızlarını açıp geniş bir “aaaaa” sesi çıkarır. O çizgilerde nasıl bir sihir gücü var ki, insanları başka evrenlere sürükler? İşte bunu anlayamayız, yazıya büyük bir güç atfederiz, muhabbet ve nefret bir arada olduğu için de ya yazıya taparız ya da yazıyı yok etmeye çalışırız. Bu yüzden, sanıyorum ki iki dalganın ikisi de içimizden geldi; havasız kalan kömür yığınının içten içe yanıp tükenmesi gibi, baskı altında havasız kalan toplum da içten içe kendi hafızasını yaktı, yok etti. Ama hiçbir şey yokolmayacağı için kömüre dönmüş sayfalar, zihinlerde ömrünü sürdürmeye devam etti. Şükür, artık harfler siberuzayda sonsuz ömre kavuştular, artık yokedilmeleri imkansız. Ama ömrü uzayan insanların geriatri hekimlerine daha fazla gereksinim duyması gibi, yazıların da harf tamircisine duyduğu ihtiyaç günden güne artıyor, sevgili muhri! 8-))

      Yorum tarafından canerfidaner | 18/07/2010 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: