Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Tepe ve Bulutlar

Auguste Renoir – Une Route à Louveciennes, 1870

Bugün şehirden kaçmak istiyorum, bir günlüğüne. Aslında günün tümünü de istemiyorum, birkaç saatlik kaçış yetecek sanki. Bir süre sonra geri döneceğimi bile bile bu gri şehirden uzaklaşmak istiyorum.

Külrengi yüzlü, asık suratlı, yere bakarak yürüyen, birisine çarptığında özür dilemesinden vazgeçtim, çarptığının bile ayırdına varamayan insanlarla karşılaşmak istemiyorum. Bana görevi gereği gülümseyen güvenlik görevlisiyle, bana bir şey söylerken aslında başka bir şey düşünen tezgahtarla, beni ardarda gelen rakamların toplamı olarak gördüğünü hissettiğim kasiyerle iletişim kurmak zorunda kalmak istemiyorum. Bugün yalnız seninle konuşmak istiyorum.

Senle birlikte şehirden kaçıyoruz. Demir direkler, beton sütunlar, gri köprüler… Bırakalım bizsiz kalsın bir süre. Yalnızca gökyüzünü değil, gözlerimi de tırmalayan apartmanlar birkaç saat için de olsa bizi unutsun. Balkonlardan saçılan tozlarla kirlenmemiş bir havayı solumak istiyorum bugün.

Epey yol gidiyoruz, ama ancak arabanın penceresinden gelincikleri gördüğümüzde şehirden çıktığımızı anlıyorum. Sonra yeşillikler başlıyor. Kendimize yeşilliklerden bir yeşillik beğeniyoruz. Çayıra tahta piknik masaları serpiştirilmiş. Piknik yerinin masalarındaki insanlara uzaktan el sallıyor, laf atıyoruz. Yürüyoruz, koşuyoruz. İneklerden kendimizi kolluyoruz, neyse ki başlarında çobanları var. Seçtiğimiz tahta bir piknik masasına oturuyoruz.

Hemen karşımızdaki tepe baştan başa yeşil, ama rengi her yerde aynı değil, parlak bir üst çizgi ile başlıyor, aşağıya, yani bize doğru rengi açılıyor, bulutların gölgeleri tepeyi yer yer koyu renkli hale getiriyor.

Aslında pek aç değiliz, ama bir şeyler yiyip içmeden olmaz. Sana sandviç yapıyorum, biraz da şarap veriyorum, birlikte kadeh kaldırıyoruz ama benim eilimde su dolu bardak var, birazdan araba kullanacağım çünkü. Üzerimize güneş vuruyor. İşte tam o anda düşünüyorum: Bu gün geçip gidecek ve bir daha asla geri gelmeyecek.

Gökyüzünde bulutlar var, ama çocuk resimlerindeki gibi değiller, çok daha ayrıntılı görünüyorlar, bir çoğu ardarda yığılmış pamuk kümelerine benziyor. Parlak olanları var, gölgeli olanları var; bir bölüğü, arkasında bir lamba varmış gibi aydınlık görünüyor, ama çoğu mat. Ya renkleri? O filmde, İnci Küpeli Kız’da (Peter Webber, 2003) Vermeer’in dediği gibi, “Bulutların rengi beyaz değil” gerçekten. Ne renk olduklarını anlamak için onları incelemek gerekiyor, kimisi gri, grilerin yanında sarı bölgeler seçiliyor, açık mavi olanlar bile var, beyaz bölgeler bile çeşit çeşit.

Oradan buradan, senden benden, gerçeklerden düşlerden konuşuyoruz. Sustuğumuz sırada birisi sorsa, az önce neler konuştuğumuzu hatırlayıp anlatabilecek miyiz? Sanmıyorum. Ama şunu da biliyorum ki, az önce çayırlara dökülen sözler, yeşil tepe ile rengarenk bulutların da içinde bulunduğu tabloyla birlikte bir yerlere yerleşti, bir gün kim bilir nerede hatırlanmak üzere bekleşiyorlar.

Arkalardan bir yerden bir rüzgar esmeye başlıyor. Gülüyorsun. Bakıyorum, yanakların allık sürülmüş gibi pembe pembe olmuş. İşte o zaman fark ediyorum ki aslında bugün seninle bir Renoir tablosunun içinde yaşıyoruz.

Hepsi bu kadar; ne daha uzun, ne daha kısa.

Caner Fidaner, 2004

Reklamlar

03/07/2010 - Posted by | Ellilikler-2: Hayret | ,

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: