Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Balkondaki Melek

Sıra sıra deterjan kutularının, şampuanların, çeşit çeşit bisküvi paketlerinin doldurduğu rafların ortasından kalabalığı aralayarak kendime yol açmaya, kasaya ulaşmaya çalışıyordum ki, “Heeey, merhaba!” diye tanıdık bir ses duydum. Sağa sola bakındım, raflardan birinde bir hareket hissettim, hemen ardından da heyecanla çırpınan kanatları gördüm. Evet, oydu. Koca bir gazoz şişesinin kapağına konmuş, bana el sallıyordu. Şaşırdım doğrusu, onu en son yıllar önce görmüştüm çünkü. Gözlerini kocaman kocaman açtığına bakılırsa, o da beklemiyordu benimle burada karşılaşmayı. “Sen, ha?” dedim yanına doğru giderken, “Ne güzel bir raslantı bu. Tatilde filan mısın? Gezmeye mi geldin?” Cevap verdi; “Yok hayır, bu şehre taşındım. Buralarda oturuyorum.” Sevinmiştim; “Komşu olduk yani” dedim.

Yıllar önce, hayatımın hüzünlü ve yalnız bir döneminde tanımıştım onu; belki yalnız kaldığım için hüzünlüydüm, belki de hüzünlü olduğum için yalnızlığım sürüyordu. O sıralarda başımdan bir deprem geçmiş, benim için her şey değişmişti. Artık eskisinden farklı bir dünyadaydım ama ben hâlâ önceki hayatıma ilişkin düşler görüyordum geceleri. İşe gidip geliyordum ama gündüzleri pek fazla kişiyle ilişkim olmuyordu. Akşamları da bir an önce eve gelip yalnız başıma oturmayı tercih ediyordum. Bazen sessizce oturuyordum, bazen de hafif bir müzik eşliğinde televizyon seyrediyordum. Yok hayır, burada “seyretme” sözcüğünü kullanmak yanlış olacak, aslında “televizyona bakıyordum” demem gerekir, çünkü yalnızca görüntülerdi önümden geçip giden.

Sessiz akşamlardan birinde bir tıpırtı duydum, balkona çıktım. Hava henüz kararmamıştı, sesin kaynağını aradım, balkon demirinin köşesine konmuş bir çift kanat gördüm çırpınan. Kanatların sahibi beni görünce uçup kaçmak yerine memnun olmuş göründü. Duraklamadan elini uzattı, ben de işaret parmağımı uzattım, o şekilde tokalaştık. Konuğum kendisini yalnızca “Melek” olarak tanıttı, arkasından avcuma konup başına gelenleri anlattı: “Bakın ben aslında aydedede barınıyordum; fakat aydede zamanla küçüldü, hilal biçimine girdi. O incecik ucun üzerinde epey bir süre zorlukla oturdum, sonunda da düştüm oradan. Kanadım yaralandı, şimdi uzaklara gidemiyorum.” Bu sırada sağ kanadını uzatıp zedelenmiş yeri gösteriyordu bana. Kendisini ilgiyle dinliyordum, biraz duraklayıp ekledi: “Sizin balkonda tam bana göre bir bulut var, izninizle bir süre oraya yerleşmek istiyorum.” Bir melekle bu kadar yakın olma fikri hoşuma gitmişti doğrusu; “Elbette,” dedim, “Buyrun, istediğiniz kadar kalın.” Gözleri parladı, uçup geldi, alnıma serin bir öpücük kondurdu ve hızla gözden kayboldu. Kısa bir süre sonra elinde iki küçük çıkınla yeniden geldi, buluta yerleştirdi eşyalarını.

Sonraki günler hemen her akşam eve geldiğimde balkondaki buluta bakıyor, Melek oradaysa ona laf atıyordum. Keyfi yerindeyse o da beni bulutuna misafir ediyordu, biraz sohbet ediyorduk. Zaman zaman da ben onu içeriye davet ediyordum, ama Melek uzun süre evin içinde kalmıyor, “Ben açık havada olmalıyım, duvarlar arasında değil” diyerek dışarı kaçıyordu. Kısa sürede aramızda hoş bir arkadaşlık gelişmişti. O bana melek olmanın kolay ve zor taraflarını anlatıyor, arada sırada da kanadındaki yarayı gösteriyor, günden güne nasıl iyileştiğini anlatıyordu. Ben de ona insan olmanın güçlü ve zayıf yanlarından, kendi hüznümden söz ediyordum. Bir süre sonra ona bayağı alıştığımı hissettim, artık her sabah günaydın diyeceğim birisi vardı. Sabah evden çıkarken “Akşama bir şey getirmemi ister misin?” diye soruyordum. Hemen her zaman cevabı “Hayır, teşekkürler” oluyordu. Bir seferinde güneşten yakındı, ona uygun bir şapka bulup bulamayacağımı sordu. O gün öğle arası işyerimin çevresindeki dükkânları dolaştım, bir oyuncakçıdan minik bir oyuncak bebek aldım, tabii bebeğin şapkası da vardı. Eve geldiğimde heyecanla denedik, şapka Melek’in başına tam uymuştu. Onu içeri götürdüm, aynada kendini şapkalı görünce bir yandan hem ellerini, hem kanatlarını çırpmaya başladı, bir yandan da “Kenarları da geniş, ne güzel!” diyordu. Çıplak başlı oyuncak bebeği de televizyonun üstüne koydum. Birkaç hafta sonra birbirimize yeni tanıştığımız arkadaşlarımızı anlatmaya başlamıştık. Zaman geçiyor, Melek’in yarası da her geçen gün biraz daha iyileşiyordu. Bu iyileşme sürecini hem sevinerek, hem de açıklayamadığım bir tedirginlikle izliyordum.

Bir akşam yeni tanıştığım bir arkadaşla dışarda yemek yemiş, geç bir saatte evime dönmüştüm. Yüzümde mutlu bir gülümsemeyle yatmaya hazırlanıyordum ki, Melek’in beni çağırdığını farkettim. Hemen balkona çıktım, baktım, çıkınlarını hazırlamıştı, “Vakit tamam” dedi, “Birkaç saat daha buradayım ama gün doğmadan geldiğim yere dönmüş olmam gerekiyor.” Diyecek söz bulamadım, öylesine kaldım. Elindeki şapkayı uzattı, “Bunu da asıl sahibine takabilirsin artık, ihtiyacım olmayacak” dedi. Gidiş saatinde vedalaşmamızı istememişti, bu yüzden sadece bakışlarımla uğurladım onu.

O günden sonra Melek’ten seyrek de olsa haberler almıştım. Uzaktaydı ama iyiydi, keyfi yerindeydi, filan. Fakat onu gazoz şişesinin kapağında gördüğümde fark ettim ki, karşılaştığımızda sevinmek için bir hazırlık yapmamışım. Yine de hızla kendimi topladım, sol avcumu açarak ona uzattım, o da şişenin üstütnden havalandı, gelip avucuma kondu, “Sevgili Melek, sana bir şey soracağım” dedim. Kasaların yanından geçip açık havaya çıktık. En yakın ağacın altında durdum, “Biliyor musun” diye tekrar söze başladım, “Hani o benim balkonda kaldığın dönemde, bir yandan kendi kanadını iyileştirirken, bir yandan benim hüznümü ve yalnızlığımı da geçirdin, biliyor musun? Yani beni de iyileştirdin… Yoksa senin böyle bir görevin mi vardı? Aslında iyileşmek için değil de, bana yardım etmek için mi gelmiştin balkonuma?”

Yaralı Melek (Sembolist Finlandiyalı ressam Hugo Simberg, 1903)

Melek duraladı, “Aslında tam öyle sayılmaz” dedi, “İyileşmek için en etkin yol, bir başkasına yardım etmen, bir başkasını iyileştirmendir.” Sonra kanadını gösterdi: “Bak eski yaradan iz yok, benim kanadım da sana yardım edebildiğim için düzelmişti zaten.” Sonra devam etti, “Ben de sana bir şey soracağım. Hani o şapkalı bebek, nerede, ne yapıyor?” Gülümsedim, “Yerinde, televizyonun üstünde oturuyor.” dedim. Melek devam etti konuşmaya, “Rica etsem, onu bir çocuğa verir misin? Oyuncakların varlık sebebi çocukları eğlendirmektir, büyüklerin anılarının yükünü taşıyarak köşede ömür tüketmek değil. O bebeği özgür bırak, sen de bir yükten kurtul, kendini daha özgür hisset.” Ardından avucumdan havalandı, yanağıma tüy gibi hafif bir öpücük kondurdu, bana el sallayarak tepemizdeki dallara doğru uçtu. Yaprakların arasında kaybolmadan önce arkasından seslendim: “Sana yine veda edemedim, demek ki tekrar görüşeceğiz,” Son gördüğüm hareket Melek’in bana doğru salladığı eli miydi, yoksa rüzgardan dallar mı salınıyordu, ayırt edemedim.

.

Caner Fidaner, 24 Ağustos 2010

Reklamlar

11/07/2010 - Posted by | Öyküler | ,

7 Yorum »

  1. BU KADAR İŞİMİN GÜCÜMÜN ARASINDA BANA BUNU OKUTTUN YA… HELAL SANA!

    HADİ Bİ DE OLDU OLACAK BİR KAÇ SATIR KARALAYAYIM.

    NE DİYİM CANER’CİM? SEN DİYECEĞİMİ BİLİYORSUN ASLINDA. ELLERİNE, YÜREĞİNE, AKLINA SAĞLIK SEVGİLİ ARKADAŞIM. YÜZÜMDE BİR GÜLÜMSEME İLE OKUDUM SONUNA KADAR, HER “CANER YAZISI”NDA OLDUĞU GİBİ, YA DA “ÖYKÜ” MÜ DEMELİ? SENİN BÜTÜN YAZILARIN, TÜRÜ NE OLURSA OLSUN, ÖYKÜ TADINDA! BU ÖYKÜDE ÖYLE; NAİF, KEYİFLİ, HÜZÜNLÜ, HUZURLU, DÜŞÜNDÜRÜCÜ, EĞİTİCİ, …
    HER SABAH KAHVALTIDAN SONRA BİR ADET “CANERDEN ÖYKÜ” OKUMALI İNSAN. BU, REÇETELERE YAZILABİLİR ÖRNEĞİN;
    1X1, 1X3, 3X1 VB “CANERDEN ÖYKÜ”
    TOK KARNINA, SABAH KAHVE YANINDA AÇ KARNINA, GECE YATMADAN ÖNCE VB.
    BEN NE YAPIYORUM YAAAAAAA……!? DALDIM GENE YAZMAYA, ÇALIŞMAM LAZIM MAALESEF.
    SEVGİLER GÜLÇİN

    Yorum tarafından gülçin başdemir | 12/07/2010 | Cevapla

    • Sevgili Gülçin, sen de biliyorsun ki bu desteklerdir işte yaralarımı iyileştiren… Yaptığın reçete önerisi, aslında bana reçete oldu! 😎

      Yorum tarafından canerfidaner | 13/07/2010 | Cevapla

  2. Son zamanlarda hiç bu kadar keyifle ve de özlemle ağladığımı hatırlamıyorum. Ne güzel, ne naif bir dokunuştu, anılara. Her okuyuşumda ayrı bir satır, ayrı cümle gülümsetti. Aklına, kalemine, yüreğine, yüreğinde ki ışığı sağlık..

    İyi ki varsın..

    Yorum tarafından Melek Bulut | 22/10/2010 | Cevapla

    • Sağol sevgili Melek… Geçmişimizle varız, hayatımızı da farkedebildiğimiz kadar yaşıyoruz, öyle değil mi? 8-))

      Yorum tarafından canerfidaner | 22/10/2010 | Cevapla

    • Yanılsamaların aynadaki görüntüsü/izi de gerçekten değerli şeyler üretebiliyor bu hayatta…

      Yorum tarafından şeytan | 26/12/2010 | Cevapla

      • belki de bizim hayat dediğimiz şeyin tümü bir ayna yanılsamasından ibaret? 8-)) caner

        Yorum tarafından canerfidaner | 26/12/2010

  3. Kesinlikle.. Kelimeler ve senin arandaki bu inanılmaz ahenk ve armoni, beni inanılmaz etkiliyor.
    Tekrar eline sağlık.

    Sevgiler

    Yorum tarafından Melek Bulut | 25/10/2010 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: