Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Fotoğraflar

Seninle bir yerlerde yürüyoruz. Hava puslu, yağmur yağdı yağacak. Yol çamurlu, yüzümüze soğuk bir esinti çarpıyor, etrafta ne kedi var, ne çocuklar. Uzaklardan gelebilecek bir müzik sesi arıyorum, hayır, o da yok. Çevremizde insana hiç de çekici gelmeyen binalar var, sanki birisi tuğlaları, kalasları, beton blokları üst üste koymuş da yapmış bunları. Yalnızca az ötede, yerde yürüyen bir martı tabloyu sevimsizlikten kurtarıyor.

Daha epey yolumuz var yürünecek, neyse ki sen mutsuz görünmüyorsun. Önümden gidiyorsun, gülümsüyorsun, elinde tuttuğun kapalı şemsiyeyi “isterse yağmur yağsın, umurumda değil” der gibi göğe doğru savuruyorsun.

Önce burnum fark ediyor denizin varlığını, yosun kokusu ile eski gemi kokusu birbirine karışmış, onlara biraz da balık kokusu eklenmiş. Sonra gri, ağır, geniş, hareket edemeyen, penceresiz, salak binaların arasında birden bire onu görüyorum; fırlıyor deniz, kendisini önüme atıyor. O anda ilk aklıma gelen düşünce “Ne iyi etmişim de fotoğraf makinemi yanıma almışım” oluyor. Seni tuttuğum gibi deniz tarafına atıyorum, “Dur burada” diye bağırıyorum. Sonra fotoğraf makinesinin minik penceresinden bakıyorum.

Arkada boğazın yalpalayan suları, üzerinde bir tekne, durduğu yerde hafifçe salınıyor; en arkada gri bir toprak parçası seçiliyor, kulelere bakılırsa Topkapı Sarayı’nın oralar olsa gerek; hepsinin önünde ise sen varsın, atkın boynuna dolanmış, siyah pantolonlusun, bir elin havada, hayır, artık havada değil, dağılan saçlarını toplamada, bana bir şey söyleyecek gibisin… Tık, hepsi donuyor birden.

Sonra yaklaşıyorum, seni tel örgünün önüne alıyorum, parmaklarını tellere geçiriyorsun, denize bakıyorsun, sanki uzun zamandır denize ulaşmak istiyor da ulaşamıyormuş gibisin. Saçların dağılıyor, umursamıyorsun. Arkada deniz yalpalanmaya devam ediyor, martı sana nispet yapar gibi tel örgüyü aşıp denize doğru uçuyorken… Tık, tekrar donduruyorum her şeyi.

Antrepo binasının duvarına dayanıyorsun, doğrudan bana bakıyorsun. Ellerin cebinde, gülüyorsun, kaçmış kaçmış da duvara gelince durmuş gibisin, boynun sağa doğru eğik. Kenardan köşeden deniz yine resme giriyor. Arkandaki tuğla duvar “İşte duvar dediğin böyle, benim gibi olur” derken… Tık, her şey duruyor bir kez daha.

Tepeye doğru dönüyorsun, “Evlere bak, ne güzel” diyorsun, itirazına aldırmadan seni tepenin önüne gönderiyorum. Yukardan eski evler görünüyor, iç içe evler, yan yana evler, üst üste evler, önde, aşağıda, sağda ve solda iki büyük bina, sen ortalarından bana bakıyorsun… Tık, gene bana bakıyorsun, ama donmuş olarak.

Orada, denize doğru, orada bulunmasının amacı birilerinin denizi seyretmesine yardımcı olmakmış gibi duran tahta bir bank var; ona oturuyorsun, bacak bacak üstüne atıyorsun, kollarını bankın arkalığına uzatıyorsun. Denize bakıyorsun, hayır, yüzünü yukarı, gökyüzüne çeviriyorsun, savrulan saçların demet demet yanaklarını örtüyor… Derken, tık, hepsi donup kalıyor.

O sırada bakıyorum, bir seyircimiz var; bir kedi köşeyi dönmüş, merakla bizi seyrediyor. Sonra bir çocuk geliyor, elinde durup durup yere vurduğu bir sopayla. Gökyüzünü dinliyorum, kim bilir nerelerden, belki karşılardan bir müzik sesi geliyor.

Yaşadığımı hissediyorum.

Caner Fidaner

Reklamlar

26/07/2010 - Posted by | Öyküler |

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: