Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Avrupalılar Güney Denizlerinde

Eos (Yağlıboya tablo, Evelyn De Morgan -1895)

Avustralya ile Avusturya’yı karıştırmayanınız var mı? Çocukluğumda, “Başka sözcük mü kalmadı da bu iki ülkeye benzer isimler verdiler?” diye ülkelere ad koyan meçhul kişilere kızardım. Sonraları, “Avustralya dünyanın öbür ucunda, yani ‘adı uzun olanın yolu da uzun’, unutma!” diye bir ezberleme bağlantısı kurarak kendi çözümümü üretmiştim.

İyi de, Avustralya’nın adı nereden geliyor? Meğer bu ismim kökeni, başlangıçta “güney rüzgarı” anlamına gelen, ama giderek güney yönünü ifade etmeye başlayan auster sözcüğü imiş! Sözcüğün daha da eski haline bakıyoruz, Hint Avrupa dillerinin ortak kökü olan dilde aus- önekinin “güneşin doğması, parlaması” gibi anlamları olduğunu görüyoruz. Bizim “doğmak” fiilinden türemiş doğu sözcüğümüz gibi yani…

Güneşin doğuşunu ve parlaklığı ifade eden aus- öneki, Yunan mitolojisinde kıyafet değiştirip şafak tanrıçası Eos oluyor! Ama bizim kuşak bu ismi bir tanrıça adı olarak bilmez, Canon marka fotoğraf makinelerinin Eos serisinden tanır.

Sonra Latincede de “doğu” anlamına gelen ostar sözcüğünü görüyoruz, hatta Avusturya’nın özgün adı olan österreich, eski Almanca’da “ostar-rayh” yani “doğu krallığı” demek. Peki nasıl oldu da, doğu anlamına gelen söz, güney rüzgarı auster‘e dönüştü, oradan da güney denizlerinin ülkesine ad oldu? Bu sorunun cevabı çok açık değil, kimileri şöyle diyor: Güney rüzgarı sıcak olur, aus ile başlayan sözler de parlaklık ve sıcaklık kavramını da içerir, bu yüzden auster önce sıcak rüzgarın adı olmuş, sonra da bu rüzgarın geldiği yön olan güneyi ifade etmeye başlamış!

İnci aboriginlerle

Aradan birkaç yüzyıl geçmiş, güney denizlerinde büyük bir toprak parçası bulunmuş, Hollandalılar buraya New Holland, yani Yeni Hollanda demişler. Fakat 1814’te Matthew Flinders, “güney toprakları” anlamına gelen ve o sıralarda bilinen bir Latince terim olan Terra Australis sözünü, buraların ismi olarak önermiş. Üç yıl sonra da bu isim resmi yazışmalara girmiş. Giriş, o giriş!

Avustralya’daki yerleşim yerlerinin adlarına baktığınızda da şunu görüyorsunuz: Kimi yerler Avustralya yerlilerinin koyduğu adlarla anılıyor, kimi yer isimleri de batılılarin değer verdiği kişilerin adlarından köken almış. Örneğin Lord Sydney’in adı 1788’de önce Sidney Körfezi’ne veriliyor, sonra da orada kurulan şehre. Başkent Canberra’nın adı ise bölgenin eski halkının dilinden geliyor, yerel dilde bu söz “toplanma yeri” demekmiş.

Barış ve kangurular

Büyük anakaradan uzak kalmış olan Avustralya’nın hayvanları, kendi başlarına evrimleşmiş; başka yerlerde görülmeyen türler, evrim kuramının canlı kanıtları olarak ortalarda dolaşıyor. On sekizinci yüzyılda buraya gelmiş Avrupalıların, yeni karşılaştıkları hayvanlar için yerlilerin koyduğu adları kullanmış olmaları şaşırtıcı değil, örneğin kanguru da, koala da aboriginlerin bu hayvanlara verdikleri isimler. Hatta batı dillerine geçen ilk aborigin sözcüğü olan kanguru’yu ilk kez 1770’te Kaptan Cook kullanmış. Kanguru’nun yerli dilinde “Bilmiyorum” anlamına geldiğine dair bir de öykü var: “Avrupalı, yerliye yeni gördüğü hayvanın adını sorar, yerli kendi dilinde ‘bilmiyorum’ der, soruyu soran da hayvanın adını kanguru sanır.” Bu öykü hoş, ama etimologlara sorarsanız yalnızca bir efsane. O zaman bir de doğru bir şey yazalım: Özellikle Avustralya, Yeni Zelanda ve Kanada’nın yerli halkının genel ismi olmuş aborigin sözcüğü, Latince’den geliyor ve ab origin, yani “özgün olandan, kökenden gelen” anlamını taşıyor.

İpek ile koala

İnsan gruplarının yer değiştirmeleri iyisiyle, kötüsüyle pek çok önemli sonuca yol açmış. Örneğin Avrupalılar gittikleri yerlerde yaşayanların kültürlerini, dinlerini saygısızca yok etmişler, kendi dinlerini, kültürlerini yerlilere silah zoruyla benimsetmişler, bu işin iyi bilinen yönü. Sidney’deki Avustralya Müzesi’ni gezerseniz hangi yıl, hangi komutanın kaç savunmasız aborigin öldürdüğünü öğrenebilir, zincirlenmiş yerlilerin fotoğraflarını görebilirsiniz. Daha az bilineni, Avrupalıların yerlilere, bağışık olmadıkları mikropları taşımış olmaları. Örneğin, 1789’da Sidney’de çıkan çiçek salgınında çok sayıda yerli de hayatını kaybetmiş.

Ama madalyonun bir de arka yüzü var: Dünyanın öbür ucuna gidip yerleşmiş Avrupalıların buralarda yaptıklarının bedelini, doğa, torunlarına ödetiyor. Beyaz tenli Avrupalıların genetik yapısı, belli ki Avustralyanın yakıcı güneşine göre evrimleşmiş değil; yakıcı güneş ışınlarının önemli bir etken olduğu deri melanomu adlı kanserin dünyada en çok görüldüğü, en çok can aldığı ülke de Avustralya oluyor bu yüzden. Neyse ki, Avustralya’da çok iyi halk sağlıkçılar var, oralarda yaşayanları bu zararlı ışınlardan korumak için özel programlar yürütüyorlar.

Demek ki neymiş? İnsanoğlu iyi yaşamak, uzun yaşamak istiyorsa, bunu ancak doğayı dikkate alarak, onun bir parçası haline gelerek yapabilirmiş!

Caner Fidaner

Reklamlar

22/08/2010 - Posted by | Dil Meselleri | , , , , , , ,

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: