Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Türban’dan Lâle’ye

Jan Vermeer, İnci Küpeli Kız, 1665

Türbanın lâle ile, daha doğrusu lâlenin Batı dillerindeki adı olan “tulip” ile akraba olacağı hiç insanın aklına gelir mi?

Sözcüklerin canlı olduğunu söyleyenler vardır, derler ki her sözcük tarihin içinde bir yerlerde doğar, gelişir, sonra da ölür. Aslında kimi sözcüklerin başına gelenler biyolojik canlıların yaşamlarından bile daha karmaşık görünüyor: Yeni ortaya çıkan bir kavrama karşı gelen bir sözcük doğar, büyür, sonra bazen biçim değiştirir, anlamını yitirir ya da farklı anlamlar üstlenir. 1980’li yıllarda Batı dillerinden anayurdu olan Türkiye’ye geri dönmüş ama bu arada yeni ve özgün bir anlam da kazanmış olan “türban” sözcüğünün de karmaşık ve ilginç bir tarihçesi var. Anayasa değişikliğinin ardından “başörtüsü” sözcüğünün yeniden canlanacağı, “türban” sözcüğünün ise geri plana düşeceği anlaşılıyor, bu nedenle türban sözcüğünün unutulmuş tarihine şöyle bir göz atmak ilginç olacak.

Türban sözcüğünün en eski biçimi, Farsça kökenli “dul-band”, yani ‘sarığın etrafında dolanarak sarılan uzun bez’. Burada biraz soluklanalım ve merak edenler için “dul” sözünün ne demek olduğunu araştıralım. Bu konuda rivayet muhtelif;  Tietze‘ye bakarsanız önce Farsça “gönül” anlamına gelen “dil” sözcüğünden “gönül bağlayan, çok sevilen” anlamına “dilbant” oluşmuş, sonra bu söz “dulbant, dülbent” haline gelmiş. Nişanyan ise sözcüğün kökeninde Farsça “kova” anlamına gelen “dol” sözünü görüyor. Kova çekilirken çıkrığın ipi sarık sarar gibi dolanmaz mı? “Dönme dolap”ta, “dolap beygiri”nde de hep bir dönme hareketi var gerçekten.

Her ne hâl ise “dulband” sözcüğü bir yandan ‘çok ince dokunmuş bez’e verilen ad olan “tülbent”e dönüşerek bugüne kadar Türkçe’de yaşamaya devam etmiş, öte yandan 16. yüzyılda Türkçe’den Batı dillerine geçmiş ve ‘başa sarılan kumaş’ anlamına gelmeye başlamış. Önce eski İtalyanca’da “tolipante” olarak görülmüş, sonra Portekizce’de sözcüğün içindeki “l” harfi, “r”ye dönüşmüş, oradan orta Fransızca’ya “turbant” biçimiyle geçmiş. İngilizce’de ise ilk olarak 1561’de “turban” biçiminde kaydedilmiş.

Şah Cihan, başında türbanıyla

Vermeer‘in 1675 tarihli “İnci Küpeli Kız” tablosundaki inci küpeyi anımsarsınız herhalde, modelin türbanlı olduğunu da ben size anımsatayım. Zaten türban Avrupa’da 17. ve 18. yüzyıllarda kadınlar arasında yaygın olarak kullanılmış, daha sonra 1920’li yıllarda da moda haline gelmiş. Türban kullanan erkekler de var, ama onlar daha çok Asya’da. Örneğin Tac Mahal‘i yaptıran Şah Cihan, türbanlılardan. Günümüzde türban takan erkekler dendiğinde ise Sihleri unutmamak gerek, Hindistan kökenli bu dinin mensubu olan erkekler, inançları gereği hiç kesmedikleri saçlarını büyük bir türbanın içinde topluyorlar.


Türbanlı lâle
“Lâle”
sözcüğü de Farsça kökenli ama bu sözcük Türkçe’de 14.- 15. yüzyıllarda, gelincik gibi kırmızı çiçeklerin genel adı olarak kullanılıyor. ‘Lâl’, ‘kırmızı’ anlamına geldiğine göre buna şaşırmamak gerek.
Sonra 16. yüzyıl İstanbul’una uğruyoruz ve çiçeksever büyükelçi
Bay Busbecq ile tanışıyoruz. Busbecq, çok beğendiği lâleyi İstanbul’dan Hollanda’ya taşıyor. Bu arada çiçeğin adı da “tulipan” biçiminde Avrupa’ya gidiyor. Çiçeğe bu ad veriliyor, çünkü açılmış bir lâlenin ince, narin taç yaprakları, sarığın çevresine “dulbant”ın sarılmasına benzetiliyor. İtalyanca’da ve İspanyolca’da başlangıçta “tulipan” adı kullanılıyor, Germanik dillerde sözcüğün sonundaki “-an” kısmı çoğul eki sanılıp atılıyor, böylece çiçeğin adı Almancada ve Hollanda dilinde “tulpe”, Fransızca’da “tulipe”, İngilize’de “tulip” haline geliyor.

17. yüzyılın ortasında Avrupa’da çeşitlenmiş kültür lâlesi Anadolu’ya geri dönüyor, bu dönemde İstanbul’da lâleler ikiye ayrılıyor: Bir gruba ‘Anadolu lâlesi’ anlamına “lâle-i Rumî” deniyor, Avrupa’dan geri gelenlerin adı ise ‘Frenk lâlesi’ ya da ‘Avrupa lâlesi’ anlamına “lâle-i frengi” oluyor. Sonraları, 18. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan “Lâle devri” sırasında bu çiçek daha da ünlü hale geliyor.

ABD'de Pakistanlı bir taksi şoförü, Sih dininden

Bir bakıyorsunuz çiçeğin adı “tülbent”, aradan birkaç yüzyıl geçiyor, çiçek aynı çiçek, ama adı değişmiş, “lâle” olmuş… Örtüye bakıyorsunuz, önce adı “başörtüsü”, bir dönem “türban” diye anılmaya başlanıyor, sonra aradan zaman geçiyor, örtünün adı yeniden “başörtüsü” oluyor!

Bütün bunlardan ben iki sonuç çıkarıyorum: Birincisi, eğer bir gün zaman makinesi ile filan başka bir tarihe giderseniz, kullandığınız sözcüklerin o devirde başka anlamlara gelebileceğini unutmayın! İkinci sonucum da şu: Sözcüklere takılmamak gerek, çünkü sözcükler olayların nedeni değil, sonucu olarak ortaya çıkıyor ya da değişiyor. Şöyle de diyebiliriz: Bir toplumdaki değişmeler, o toplumda kullanılan sözcüklerde ‘tezahür ediyor’!…

Caner Fidaner

(Bu yazı 17 Şubat 2008 tarihli Radikal gazetesinin eki olan Radikal İki’de yayımlanmıştır.)



yanlışlıkla çoğul eki sandıkları için,
Reklamlar

04/10/2010 - Posted by | Dil Meselleri | , , , , , ,

14 Yorum »

  1. sayenizde ilginç şeyler öğreniyorum.Teşekkür ederim.Kaleminize sağlık, ömrünüze bereket.İ.Topal

    Yorum tarafından ibrahim topal | 04/10/2010 | Cevapla

  2. Dillerine sağlık
    kobaner

    Yorum tarafından mehmet kobaner | 04/10/2010 | Cevapla

  3. Bu güzellikleri paylaştığın için teşekkürler…
    M.Yıldız

    Yorum tarafından M.Yıldız | 04/10/2010 | Cevapla

    • Ben teşekkür ederim arkadaşım, bunlar paylaşmadan önce güzellik sayılmaz zaten, paylaşınca öyle oluyor… 😎

      Yorum tarafından canerfidaner | 04/10/2010 | Cevapla

  4. Muhterem Hocam. Sözcüklerin hikayesini, geçmişini bu gününü bize keyifli bir şekilde aktarırken, sözcük seçimini neye göre yapıyorsunuz? Sıraya mı giriyorlar yoksa politik gündeme göre mi yapıyorsunuz? Acil olarak tarafıma iletilmesini rica ediyorum. Merak buyurdum efenim:)

    Yorum tarafından Asya TOKMAK | 05/10/2010 | Cevapla

    • “Büyük ölçüde keyfime göre” diyebilirim sevgili Asya. Elimde yarım yarım duran dosyalar var, boş kaldıkça o dosyaların yazılarını bitirip bloga koyuyorum. Bir kısmı da zaten gazetelerde filan yayımlanmış yazıların yeni sürümleri. Ama memleketin gündemi de benim gündemimi etkiliyor tabii! Örneğin bu yazı ilk kez 2008 yılı başındaki Anayasa değişikliği tartışmaları sırasında yazıldı ve yayımlandı, konu tekrar ilgimi(zi) çekince gözden geçirip bloguma koydum. Bazen de eş dost merak edip kimi sözcüklerle ilgili birşeyler soruyor, öyle de hevesleniyorum… 8-))

      Yorum tarafından canerfidaner | 05/10/2010 | Cevapla

  5. Sevgili hocam rica etsem en son okuduğunuz bir kaç kitap önerebilir misiniz? Bazen farklı yazar yada konularla ilgilenmek istiyorum. Biliyorum ki siz tam bir bibliyofilsiniz?
    Saygılarımla…
    ASYA

    Yorum tarafından Asya | 07/10/2010 | Cevapla

    • Sağol sevgili Asya… Bu aralar hikayeler ve hikaye türü üzerine kitaplar okuyorum, Semih Gümüş’ün “Öykünün Kedi Gözü” adlı kitabını yeni bitirdim örneğin, Can Yayınlarından. Kitapta Türkiyenin öykü tarihçesi ve Semih Gümüş’ün çeşitli öykücülerle ilgili yazdığı yazılar var, kitapseverler için de çok yararlı bir derleme olmuş. Bir de Onat Kutlar’ın yıllar önce (1969’da) yayımlanmış öykü kitabı İshak’ı okudum, kitap Yapı Kredi tarafından yeniden yayımlanmış ve çok etkileyici. Ayrıca Cortazar’dan çevrilmiş öykülerden oluşan “Cinayeti Gördüm” (Can Yayınları) var elimde. Eğer bu sonuncu kitabı edinirsen ilk önce içindeki “Akzolotl” hikayesini okumanı öneririm.

      Yorum tarafından canerfidaner | 07/10/2010 | Cevapla

  6. Çok çok teşekkür ederim. Referanslar için. Antalya’dan selamlar sevgilerimle…
    ASYA

    Yorum tarafından Asya TOKMAK | 08/10/2010 | Cevapla

  7. Lale’nin “nereden nereye…” denilecek bir serüveni varmış gerçekten. Bu güzel yazı için kaleminize sağlık.
    Yazıyı okuyunca bir şeyi merak ettim, eğer biliyorsanız paylaşmanızı dilerim: Acaba lâle sözcüğü Farsça’da sadece bildiğimiz lâle için mi yoksa başka çiçekler için mi kullanılıyordu ve şu anda ne için kullanılıyor?

    Yorum tarafından Hülya | 21/04/2012 | Cevapla

    • Teşekkürler Hülya hanım…
      Sorunuza cevap verebilmek için yeni kaynaklar karıştırdım, kapsamlı bir cevap için biraz ayrıntılı bir açıklama gerekiyor. Öncelikle, Türkçede iki tane “lâl” olduğunu hatırlayalım: Birincisi “kırmızı grena” ya da “kırmızı garnet” taşının adı olan “lâl taşı” ifadesinde geçen ve Arapça kökenli olan “lâl”, ikincisi “dilsiz” anlamına gelen ve Farsça’dan gelen “lâl” (Hani Aşık Veysel sazına kendisi öldükten sonrası için vasiyetlerini sıralarken şöyle der: “Lâl olsun dillerin, söyleme yâda (yabancıya) / Garip bülbül gibi ahüzar etme”). Birinci “lâl” Arapça’da bir başka kırmızı taş olan “yakut”un da adı. Nişanyan, bu birinci “lâl”in Türkçede ilk kez, 1377’den önceki bir tarihe ait olduğu bilinen Kıssa-i Yusuf’ta kayda geçtiğini ve burada “gelincik” anlamında kullanıldığını, buna karşılık Farsça “lâl”e (= “dilsiz”) 1647’de, Mehmet Daî’nin kitabında raslandığını belirtiyor. Ayrıca birinci “lâl”in Arapça’dan yalnızca Türkçe’ye değil, Farsça’ya da geçmiş olduğu anlaşılıyor, çünkü Farsça’da bu sözcük başlangıçta “anemon” anlamında kullanılmış, sonra uzun süre bütün kırmızı çiçeklerin adı olmuş. Bugünkü Farsça’da ise bizim “lâle” dediğimiz çiçeğe “laleg” (transliterasyon) deniyor, bu sözcüğün sözlük anlamı “lâl (veya lâltaşı) çiçeği” Farsça’da “gül” genel olarak “çiçek” demek, ama özel olarak da bizim “gül” dediğimiz çiçeğin adı. Bazı kaynaklar “kırmızı” anlamına gelen “lâl” sözcüğünün Sanskritçe olduğunu iddia ediyorsa da bu iddiayı destekleyecek bir kanıt bulamadım. Ha, bir de Türkçe kökenli “al” (“kırmızı”) sözcüğü var, “ala, alaca” gibi türevleri de olan bu sözcükten “ela”yı da türetmişiz. Doğrusu, “lâl” ile “al” arasında bir akrabalık olup olmadığı da araştırmaya değer. Dede Korkut’ta geçen ve “(yüzü) kızarmak” anlamına gelen “alal-(mak)” sözcüğünü saymazsanız, ben “al” ile “lâl” arasında bir geçiş ya da bağlantının varlığını destekleyen ciddi bir ipucu bulabilmiş değilim. Umarım bu yazdıklarım işinize yarayacaktır. Saygılar… Caner

      Yorum tarafından canerfidaner | 22/04/2012 | Cevapla

      • Cevaplarınız için çok teşekkür ederim. “Lâl”in Türkçe “al” ile bağlantısı olabileceği teorisi de mantıklı görünüyor. Türkçede “l” harfi ile başlayan sözcük yoktur diye bir kural vardı galiba ama yine de bağlantı bulursanız güzel olurdu.

        İnternetteki Nişanyan sözlüğündeki lale maddesinde şöyle bir not var: <> http://www.nisanyansozluk.com/?k=lale

        Bunu okuyunca da bizde önceden laleye ne denildiğini merak ettim ama hem TDK’nın Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü’nde bir şey bulamadım hem de köyümüzdeki çiçeklerin adını sorduğum yaşlı akrabalarımın kırlarda bayırlarda açan çiçeklere ayrı ayrı isimler vermediklerini anladım (sadece yiyebildikleri bitkilere isim vermişler sanırım:)), yani lalenin önceden başka bir adı olmayabilir. Lale devrinden itibaren laleye bir isim verilmiştir belki.

        Son bir şey: İngilizce-Kazakça sözlükte “tulip”in karşılığı şöyle çıkıyor: қызғалдақ (kızğaldak?) Kızıldan türemiştir herhalde bu da. Lale denince aklıma sarı laleler gelirdi hep ama bundan sonra kırmızı gelecek kesinlikle:)

        Tekrar teşekkürler, çalışmalarınızın devamını dilerim.

        Yorum tarafından Hülya | 24/04/2012

      • Sağolun Hülyanım…
        Tabii görmediğimiz, bilmediğimiz şeye ad koyamayız. Bahçemizde yetiştirene kadar bütün dağ çiçekleri aynıdır bizim için. Tıpkı henüz tanışmadığımız insanlar gibi, onların da özel adları yoktur bizim için. 😎
        Kazakçadaki sözcük “kızılcık”ın eşdeğeri gibi duruyor. Aslında yabani lâle, hemen hemen hep sarı ouyor, fakat (belki de gelincik ya da anemon ile karıştırıldığı için) gerek iran edebiyatında, gerek bizim divan edebiyatında “lâle yanak” endiğinde, “kırmızı, kan fışkıran yanak” anlaşılmış, lâlenin kırmızı renginin, sonsuz aşka tanıklık ettiği ima edilmiş. Necati’nin (15. yy) bir gazelinin hoş bir çözümlemesini bir başka blogda (Ufuk Kesici) görebilirsiniz, burada. Sayın Kesici’nin gül’ü “şehirli, İstanbullu”, lâleyi “taşralı, köylü” olarak düşünmesine benzer bir yorumu ben de Yahya Kemal’in ünlü dizesi için yapmıştım, o da burada. Neyse, lâf lâfı açıyor… Zaten artık lâlenin yabanlığı da kalmadı. bir dönem olduğu gibi soğanına kese kese altın verenler olmasa da, artık gelincik kadar “dağlı” sayılmaz. 😎 Saygılar. Caner

        Yorum tarafından canerfidaner | 25/04/2012


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: