Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Leb Demeden Lebiderya

 

Nasrettin Hoca heykeli (Lebihavz, Buhara - Özbekistan)

 

Leb sözcüğünün sırrını, Buhara’nın sıcak günlerinden birinde dükkanlara yakın, adına lebihavz (ya da leb-i havuz) denen ve hemen yakınında bir Nasrettin Hoca heykeli olan yeri gördüğümde çözmeye başladım. Bizim Nasrettin Hoca’nın Orta Asya’daki isminin Efendi Nasrettin olmasını, bu şakacı karakterin kuzey Afrika’dan Arabistan’a, İran’dan Tacikistan’a kadar çok geniş bir coğrafyada fıkraları ve filozof kimliğiyle yaşamakta olduğunu söyleyip geçelim, farklı ülkelerdeki Nasreddin Hoca’ların neden değişik özellikler taşıdığını tartışmayı başka bir yazıya bırakalım, şimdilik Buhara’ya dönelim.

Şehrin çarşısının bir köşesinde yorulanların oturup çay kahve içebilecekleri bir mekan düşünün: Ortada koca bir havuz var, çevresine bol ağaçlı, asmalı kafeler, daha doğrusu kahvehaneler sıralanmış, sıra sıra peykeler, yani yere yakın masalar yerleştirilmiş, bağdaş kurarak yumuşacık minderlere oturuyorsunuz. Sandalyede otrmak isteyenler için bildiğimiz tipte masalar da konmuş. Tepenizde dut ağaçlarının dalları, yaprakları kızgın güneşin ışınlarına kalkan oluyor. Hem sıcaktan, hem çarşı dolaşmaktan yorulmuş olanlar burada, su kenarında bir yandan bir şeyler içerken bir yandan da serin bir ortamda dinleniyorlar. İşte lebihavz böyle özel bir mekan, adı da “Havuzun kıyısı, dudağı” anlamına geliyor.

Yani leb sözcüğü Farsçada “dudak” demek aslında, zamanla “bardağın dudağa değen kenarı”na da leb denir olmuş. Bizim için bu kullanım şekli hiç yabancı değil. Birincisi, eğer bir ev denizin hemen kenarındaysa, onunu lebiderya (ya da leb-i derya) olduğunu söylüyoruz. Ama aslında artık denize sıfır tanımlaması, lebiderya’nın tahtına oturdu. İkincisi, ağzına kadar, silme dolu kaba da “lebalep dolu” diyoruz. Bu sözcük birkaç yüzyıl önce leb be leb şeklindeymiş, ama neyse, bu kadarı biraz ayrıntı oluyor.

Tabii türkü dostları hemen lebdeğmez ya da dudakdeğmez terimini hatırlayacaklar. Hani halk müziğinde âşıklar bazen özel bir atışma yaparlar, deyişlerini söylerken dudaklarını birbirine değdirmemeye, yani b, f, m, p, v harflerini hiç kullanmamaya çalışırlar. Atışmada dudaklarını ilk değdiren kaybetmiş olur. Hatta kaybedeni, kazananı daha kesin biçimde anlayabilmek için dudaklarının arasına dikine iğne bile koyarlar!

Farsçanın, daha doğrusu Hint-Avrupa dil ailesinin leb sözcüğü, yalnızca Türkçe’yi mesken tutmakla kalmamış, örneğin tekil hali labium, çoğul hali labia olarak Latinceye, oradan da tıp diline geçmiş. Belki duydunuz, bedenin çeşitli yerlerindeki dudaklara bu isim veriliyor. Dahası İngilizce’de “dudak” anlamına gelen lip ile Fransızca’nın aynı anlamdaki sözcüğü lèvre de bizim leb ile kuzen sayılırlar.

 

Leblebi

 

Sıra geldi “leb demeden leblebiyi anlamak” deyimine. İlk bakışta, daha doğrusu ilk duyuşta insan bu deyim ile kastedilenin şu olduğunu sanıyor: “O kişinin anlayış düzeyi öyle yüksek ki, karşısındaki leblebi diyecek, ama o daha sözcüğün ilk hecesi olan ‘leb’i söylemeden, bizimki onun ‘leblebi’ diyeceğini anlıyor”. Ama kaynaklara bakarsanız, bu sözün eski biçimi “leb değmeden leblebiyi anlamak” imiş! Farkındaysanız, dudaklarınızı birbirine değdirmeden leblebi diyemezsiniz, ama adamımız o kadar zeyrek ki, o dudaklar birbirine değmeden leblebi sözcüğünün geleceğini anlıyor! Deyimin bu biçimi daha şiirsel, daha zarif, öyle değil mi?

İyi hoş da, yoksa bu leblebi’nin de dudakla bir ilgisi mi var? Kısa cevap: Yok. Siz Türk Dil Kurumu sözlüğünün leblebi’nin kökenini Farsça olarak göstermesine bakmayın, leblebi sözcüğü, hem “kalp” hem de “fasulye gibi bir kılıfın içindeki tohum ya da çekirdek” anlamındaki Arapça sözcük lablab‘tan geliyor. Şöyle bir iki bin yıl daha geri gidersek “kalp” demek olan İbranice (leb), Akatça (libbu) ve Aramice (lebba) sözcüklere ulaşıyoruz.

 

Fasulye

 

Bu yazı uzadı, yeter artık” diyenleri duyar gibiyim, ama siz başka kanala zap yapmadan Karadenizde “fasulye” anlamına kullanılan lubya ya da lobya sözcüğünün de bu ailenin bir ferdi olduğunu ekleyelim, son olarak da fasulye (ya da fasulye) sözcüğünün Yunanca, nohut sözcüğünün ise Farsça kökenli olduğunu lafın ucuna iliştirelim.

Caner Fidaner

Meraklısına:

(1) Dudaklarda iğnelerle bir lebdeğmez atışması izlemek isterseniz burayı tıklayın.

(2) Ve yetmişli yılların efsane grubu Modern Folk Üçlüsü‘nün “Leblebi” adlı parçasını izlemek için burayı tıklayın.

Reklamlar

10/10/2010 - Posted by | Dil Meselleri | , , , , , , , , , ,

2 Yorum »

  1. Çok yaşa sen

    Yorum tarafından volkan dündar | 11/10/2010 | Cevapla

  2. sağol sevgili arkadaşım!… 😎

    Yorum tarafından canerfidaner | 11/10/2010 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: