Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Münihli Ludwig

Bavyera Kralı Ludwig I (Joseph Stieler, 1825)

Münih – GFTB adresli paketi az önce kargoya verdim, artık hikayemi anlatmaya başlayabilirim.

Otelimizi bulup yerleştikten hemen sonra Münih‘in kalbi sayılan Marienplatz‘a doğru yürüyüşe çıkmıştık. İşten eve koşturanlar arasındaydık, kulağımıza Türkçe konuşmalar da çalınıyordu. Hava kararırken Eski Belediye Binası‘na ulaştık. Binanın kapısındaki kabartmalar ilgimizi çekti, kalabalıktan ayrılıp kapıya yaklaştık. O sırada İncim parmağını yere doğru uzattı, küçük bir çığlık attı: “Fare! Şu köşeye kaçtı!” Önce yanlış gördü sandım, fakat işaret ettiği yere gittiğimde aşağıdan “İyi akşamlar bayım!” diye bir ses geldi. Sese doğru döndüm, bana yönelmiş iki minik kırmızı ışık gördüm. O ışıkların iki göz olduğunu anlayınca İncim’e itiraz edecek halim kalmamıştı. Bir yandan “İyi akşamlar” dedim, öte yandan gözlerimi muhatabımdan ayırmadan, az ötede durmuş bizi tedirginlikle seyreden İncim’e “gel” diye işaret ettim. Sonra avcumu uzattım, muhatabım hiç korkmadan geldi, avcumun ortasına yerleşti, konuşmaya başladı: “Adım Ludwig. Lütfen beyefendi, eşinize söyleyin, bana öyle vebalıymışım gibi bakmasın. Biz kaç kuşaktan beri sürekli aşılanan, temiz bir sülaleyiz. Hepimiz her gün duş alırız.” 

Pretzel ve beyaz sosis (weisswurst)

Kekeleyerek yalnızca adımı söyleyebildim, Ludwig devam etti: “Türkçe konuştuğuma şaşırdınız galiba, ama yıllardır bir çok eve davetsiz konuk oldum, bazılarında Türk aileler de vardı. Ah, o sucukların, peynirlerin kokusuna kim dayanabilir? Tabii Münihlilerin weisswurst dedikleri beyaz sosisler de çok leziz oluyor; bizden artanları kahvaltıda yiyorlar!…”

Bu içten sözlerle İncim de rahatlamış olmalı ki, baktım eğilmiş, Ludwig’i inceliyor. Hâlâ avcumda olan Ludwig İncim’e doğru derin bir reverans yaparak; “Hanımefendi,” dedi, “Adımı bu şehre büyük katkıları olan Bavyera kralı birinci Ludwig’den almışım, bu yüzden saray adabını her zaman gözetirim.” Sonra gözlerini yukarı dikti: “Dedem o kralın hayranıydı. Ayrıca ben Gönüllü Fareler Turizm Birliği’nin üyesiyim, yani GFTB’nin, izniniz olursa size şehri gezdirmek isterim.” Bunun iyi bir fırsat olduğunu düşündüm, İncim’e baktım, o da tekliften memnun görünüyordu, Ludwig’e dönüp “Tamam” dedim. Bunun üzerine Ludwig “Girebilir miyim?” deyip kendinden emin bir tavırla İncim’in çantasına attı kendini, sadece kafası dışarda kalmıştı. Ardından, “Gidelim” dedi.

Yeni Belediye Binası üzerindeki “Glockenspiel”

Biz yürürken Ludwig anlatıyordu: “Burası, yani Marienplatz adını Meryem Ana’dan alıyor. Geldiğiniz tarafta bir Meryem Ana Kilisesi de vardır, Frauenkirsche, beş yüz yıldan daha eski bir kilisedir. Münih’in tarihi birahaneleriyle pahalı mağazalarını, eski kiliseleriyle modern pastanelerini bir arada bulabileceğiniz bir yerdir Marienplatz, meraklı ve neşeli kalabalıklarla gece gündüz yaşayan sevimli bir meydan ile çevresindeki caddelerden oluşur. İşte karşıda bir Kaufhof var, gördüğünüz gibi çook büyük bir mağaza. Solunuzdaki kulübeden şehrin ünlü futbol takımı Bayern München ile ilgili hediyelikler satın alabilirsiniz. Şu bilgi futbolla ilgilenmeyenlere de ilginç gelecektir: Türkçe’de Bavyera, İngilizce’de Bavaria denen bu bölgenin Almanca’daki adı Bayern‘dir. Aslında buralılar bölgeye Bairisch derler. Kral Ludwig I Yunan kültürü hayranıydı, Bayern ismindeki “y” harfi de Yunancadan alınmıştır, onun hediyesidir.”

Şehrin arması: “Münihli çocuk”

Ludwig bizi durdurdu, büyük bir binanın duvarındaki heykeli işaret etti: “Şuna bakın, kollarını İsa gibi yana açmış, kara cübbeli, kukuletalı figürü görüyor musunuz? İşte o Münih şehrinin simgesi. Az ötede, sağda Münih’in ilk kilisesini göreceğiz, orada size şehrin kuruluşunu anlatacağım.” Biraz daha yürüdük, önündeki tabeladan Aziz Peter Kilisesi olduğu anlaşılan beyaz yapıya geldik, kocaman kulesiyle gerçekten görkemli görünüyordu. Ludwig “İşte” dedi, “Münih’in ilk kilisesi burası, inşa tarihi on ikinci yüzyıl. Zaten München adının kökeni de keşişler sözcüğü. İngilizcede keşiş demek olan monk sözcüğü de bu şehrin adıyla akraba. Zamanında burada sadece keşişler yaşarmış, yüzlerce yıl sürmüş bu dönem. Burada da bir pazar yeri varmış, zamanla bu pazar yeri bir şehir haline gelmiş. Bakın bugün de burada Viktualienmarkt, yani ‘erzak pazarı’ dedikleri bir pazar yeri var, ama onun tarihi 1807’de başlar.” Etkilenmiştim. “Yarın gündüz gözüyle yeniden gelelim buraya” dedim, “Hava karardı, güzel fotoğraflar çekemeyiz artık.” Ludwig; “Haklısın” dedi, “Şimdi arkanıza bakın, Yeni Belediye Binasını görüyorsunuz. Dikkat edin, binanın ikinci katında sahne benzeri bir çıkıntı göreceksiniz, sabah on birde oradaki figürler müzikle dans edecek, o gösteriye yetişelim.”

Ludwig İncim’in çantasına dışardan görünmeyecek şekilde iyice yerleşti, beraber otelimize döndük. Sadece yolda değil, kahvaltıda da onu kimseye göstermedik. Sabah Ludwig’in önerisiyle şekli fiyonga, tadı susamsız simide benzeyen Münih’e özgü yiyeceğin, pretzel‘in tadına baktık, çok hoşumuza gitti. Sonra turistler için şehir turu yapan bir otobüse bindik. Otobüsümüz Münih’in ana caddelerden geçerken otobüsteki rehber çevredeki yapıları anlatıyor, şehrin dokuz yüz yıllık tarihinden söz ediyordu. Ludwig bu kez yaka cebime yerleşmişti, rehber ara verdikçe kafasını çıkarıp bize başka hikayeler anlatıyordu. Meğer Almanların her yıl ekim ayında tekrarladıkları “bira bayramı” Octoberfest‘in çıkış yeri Münih’miş. Bizim rehberin adaşı kral Ludwig 1810 yılında Therese von Sachsen-Hildburghausen ile, yani kısaca Bavyeralı Therese ile evlenirken başlamış bu festival, Münihliler her yıl Therese’in adını taşıyan büyük parkta bu organizasyonu düzenlemeye devam ediyorlarmış. Festival sırasında ne Münih’e gelenlerin haddi hesabı olurmuş, ne de tüketilen biranın.

Nymphenburg Sarayı’nın bahçesi (Sinemaseverler burayı Alain Resnais’nin Geçen Yıl Marienbad’da adlı filminden anımsayacak)

Münih turu sırasında uçsuz bucaksız bahçeleri, görkemli binaları ile şehrin çok özgün bir parçası olan Nymphenburg Sarayı‘na uğradık, 16. yüzyılda inşa edilmiş bu sarayın adı “su perilerinin kalesi” anlamına geliyordu. Ludwig I’in Yunan tapınaklarına benzeterek yaptırdığı heykel müzesi, yani Glyptothek München de yolumuzun üstündeydi.

Tur biter bitmez Marienplatze’a koşturduk, öteki turistlerle birlikte ayakta dikilip Yeni Belediye Binası‘nın saatine, daha doğrusu onun hemen altında görünen, az sonra müzikle birlikte hareket edecek olan figürlere bakmaya başladık. Bu meydan oyuncağının adı Glockenspiel, yani “Çıngıraklar çalıyor” gibi bir şeydi. Sonra saat on biri vurdu, ardından başlayan müzikle birlikte otomat harekete geçti, şövalye figürleri dans eder gibi dövüşüyordu. Biz turistler de bu şirin görüntüyü ellerimizdeki kameralarla yakalamaya çalışıyorduk. Sonra onlar durdu, alttaki figürler neşeli bir dansa başladı. Ludwig kulağıma eğildi: “Üsttekiler zamanın Bavyera Dükü Wilhelm’in 16. yüzyıldaki düğününü temsil ediyordu, alttakiler de başka bir tarihteki veba salgınının bitişini kutluyorlar.” Fakat doğrusu biraz sonra karşıdaki o güzel pastanede kara orman pastası‘nın ve arı ısırığı pastası‘nın tadlarına bakmak, bana bu oyuncakları seyretmekten çok daha keyifli geldi.

Isartor (Şehrin, adını Isar nehrinden alan kapısı)

Ludwig İncim’in çantasında, yolumuza devam ettik. Münih’in dört kapısından biri olan Isartor‘a geldik. Tor kapı demek, Isar nehri‘ne yakın olduğu için de bu kapı bu adı almış. Kapının üzerindeki harika fresk de ilgimizi çekti ama, buraya gelme amacımız kapının kulelerinden birine yerleşmiş Karl Valentin Müzesi‘ni gezmekti. Tam bilet alacağımız sırada, benim “Ne oluyor?” dememe kalmadan Ludwig gişeye sıçradı, orta yaşlı, gözlüklü bir kadın olan gişeci ile sohbete başladı. Meğer Ludwig’in dedesi Hitler döneminde yıllarca Karl Valentin’in tiyatrosunda yaşamış, Ludwig burada iyi tanınıyor. Müze dik bir merdivenle çıkılan, her biri ufak, fakat ağzına kadar ilginç malzemelerle dolu üç kattan oluşuyordu. Şunu söylemeliyim: Bu sanatçının soyadını okurken “velıntayn” demeyeceksiniz, “falentin” diyeceksiniz, yoksa Almanlar sizi anlamayabilir. Karl Valentin Almanya dışında az tanınıyor, fakat bir çok kişiye göre Charlie Chaplin ayarında usta bir komedyen. Müzede sürekli oynatılan kısa filmlerine biz de bayıldık. Bir de duvardaki sözünü aktarmadan geçemeyeceğim. Lastik gibi eğilip bükülmüş bir yüz fotoğrafının altında şöyle yazıyordu: “Sanat güzeldir, ama çok çok emek ister.”

Karl Valentin Müzesi’nden: “Sanat güzeldir, ama çok çok emek ister.”

Isartor’dan ayrılıp Alman Müzesi‘ne, yani Deutsches Museum‘a yöneldik. Yolda Ludwig gittiğimiz müzenin çok büyük olduğunu, sadece ilgimizi çeken yerleri gezebileceğimizi söyledi. “O müze daha çok teknik, mühendislik gibi dalları kapsıyormuş” dedim, “Doğrusu ben arkeolojiye, sanata yönelik bir yeri tercih ederdim.” Ludwig, “Merak etme” diye cevap verdi, müzeye girdiğimizde de bizi doğru Altamira mağarası’nın replikasına götürdü. Sonra gülümseyerek “İşte sana hem arkeoloji, hem sanat!” dedi. Buraya İspanya’daki mağaranın bire bir kopyasını inşa etmişler, içerde hava akımından nem durumuna kadar türdeşlerimizin on beş – yirmi bin yıl önce yaşadığı koşulları yeniden yaratmışlar. Tabii tavandaki o muhteşem hayvan resimleri, çizimler de aynen var. Orada benzersiz bir deneyim yaşadıktan sonra İncim’e dedim ki, “Picasso’nun ‘Altamira’dan sonra her şey dekadanstır, yani düşüştür’ diye bir sözü vardır, usta haklı galiba. O dönemin koşullarını da düşünürsek, bu resimleri bütün sanat tarihinin tepe noktası saymak hiç de yanlış olmayacak.”

Ama sanatla gerçek randevumuz ertesi gün oldu, hemen bütün günümüzü şehrin eski, yeni ve modern sanat müzelerinin, yani pinakothek‘lerinin bulunduğu bölgesinde geçirdik. İncim’le en çok ilgimizi çeken yirminci yüzyıl ressamlarının tabloları oldu. Ha, bir de kral birinci Ludwig’in görkemli saray kıyafetiyle yapılmış tablosunun önünde özel rehberimizden uzun uzun bilgi aldık. Sonunda ne kadar yorulduğumuzu farkedip bir kafeye oturduk.

Ludwig’e sormak istediğim bir şey daha vardı. “Baksana” dedim, “Nazilerin güçlenmesinde önemli bir adım sayılan ünlü birahane baskını da bu şehirde olmuş, ama galiba Münihliler Hitler’den ve onun döneminden söz etmeyi pek sevmiyorlar, o tarihi birahane yıkıldığı gibi, yerinde bir plaket bile yokmuş. Doğru mu?” Ludwig’in suratı asıldı, “Size bir anıt göstereceğim, kalkın.” dedi. Epey yürüttükten sonra bizi üniversitenin önüne götürdü. Sözünü ettiği anıt, yerde bildiriler varmış gibi düzenlenmiş sade bir heykeldi.

Sophie Scholl Anıtı

Sonra bize;“Hitler’i tanıyorsunuz, peki, Sophie Scholl‘u biliyor musunuz?” dedi. Birden o ismi hatırladım; “Evet, Beyaz Gül Hareketi’ni biliyorum,” dedim, “Hitler’in diktatörlüğüne direndiği için kardeşi ve arkadaşları ile birlikte giyotinde can vermişti Sophie.” Ludwig gülümsedi, “İşte Münh’in asıl kahramanları onlardır…” “Haklısın” dedim, “Sophie’yi unutmayan bir Almanya’da bundan sonra hiçbir zaman bir diktatör iktidara gelemez.”

Münih gezimiz Ludwig sayesinde dolu dolu geçmişti. Sonunda yine Marienplatz’a gelmiştik, ama bu kez vedalaşıyorduk. Ludwig’e teşekkür ettikten sonra “Bak,” dedim, “Ben de sana bir iyilik yapmak isterim, Türkiye’den istediğin bir şey varsa söyle lütfen.” Biraz durakladı, “Sen İzmir’de oturuyormuşsun, bir kalıp İzmir tulum peyniri istesem?” “Hay hay,” dedim, “Kargoyla gönderirim.” Sonra Eski Belediye Binası’nın kapı aralığından kaybolana kadar Ludwig’in arkasından el salladık.

Caner Fidaner

.

(Bu yazı Türkiye Gezginler Kulübü‘nün 3. Evliya Çelebi Gezi Yazısı Yarışması‘nda üçüncü olmuştur – 6 Nisan 2011)

Meraklısına bağlantılar:

(1) Glockenspiel hakkında bir fikir edinmek için burayı tıklayınız.

(2) Karl Valentin ile eşi ve partneri Liesl Karlstadt‘ı siyah-beyaz bir kısa filmde görmek için burayı tıklayın. (Almanca, 18 dakika)

Reklamlar

13/04/2011 - Posted by | Yol Masalları | , , , , , , , , , , , , , , , ,

6 Yorum »

  1. OkumasiI çok keyifli bir yazı. Ödül için de tebrik ederim.

    Yorum tarafından Umut | 13/04/2011 | Cevapla

    • çok teşekkür ediyorum… teveccühünüz… 😎

      Yorum tarafından canerfidaner | 15/04/2011 | Cevapla

  2. Canercim çok güzel bir gezi yazısı olmuş. Ödülü çoktan heketmiş. Tebrikler

    Yorum tarafından SERAP AKSOYLAR | 16/04/2011 | Cevapla

    • sağol serapçım, çok teşekkürler… 8-))

      Yorum tarafından canerfidaner | 16/04/2011 | Cevapla

  3. caner harikaydı..ellerine sağlık..ludwig i sevdim..dostumuza sevgiler..kattığı sıcaklık için..tebrik ediyorum…

    Yorum tarafından gonca gököz | 18/04/2011 | Cevapla

    • çok teşekkürler sevgili gonca. görüştüğümüzde kendisine selamını ileteciğim!

      Yorum tarafından canerfidaner | 19/04/2011 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: