Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Empatinin Çincesi

Hava kararmaya başlamıştı. Sekreterimi çoktan evine göndermiş, ofisimde oturuyordum. Ofis dediğim yer orta boy bir oda ile arka taraftaki küçük tuvaletten ibaretti. İçeri girildiğinde ilk dikkati çeken sağa sola dağılmış, içinden kağıtlar fışkıran dosyalar oluyordu. Ama mekanı asıl ıssızlıktan kurtaran, evden getirilmiş iki masa ile birkaç sandalyeydi. Bu sandalyelerden birine oturmuş, üç gün öncesinin gazetesini elimde, okur gibi tutuyordum. Gazete katlanıp açılmaktan buruşuk bir kağıt tomarına dönüşmüştü. Önümde, emrime amade bekleyen bilgisayarım da bir süredir kullanılmadığı için ekranını karartmıştı.

Murder My Sweet (Edward Dmytryk, 1945)

Tanıdık bir kapı tıklamasıyla irkildim. Ardından kapım gıcırtıyla açıldı, iyi giyimli bir bey girdi içeri. Görünüşünden bir müşteriye, daha doğrusu bir müşteri adayına benziyordu. Masamın önüne geldi,“Sözcük dedektifi Bay Molog siz misiniz?” diye sordu. Ayağa kalkmam gerektiğini düşündüm, kalktım, elimi uzattım, bir yandan tokalaşırken, bir yandan da “Evet”, dedim “Adım Molog, Eti Molog.Adını sormama fırsat vermeden bir kartvizit uzattı, baktım kartın ön yüzünde “Hoşgörü” yazıyordu, arkasında ise “Tolerans”. Böyle iki taraflı bir kartvizite sahip olmaktan tedirginmiş gibi mahçup bir sesle, “Biliyorsunuz şimdi kartvizitleri hep böyle iki dilli basıyorlar” dedi.

Tanımadığım biriyle sade suya tirit bir muhabbeti hiç canım çekmiyordu, oturması için karşımdaki sandalyeyi işaret ederek “Sizin için ne yapabilirim?” dedim kısaca. Gösterdiğim yere oturdu, derin bir nefes alıp “Bakın” dedi, “Bu aralar adını çok duyduğum birinin akrabam olup olmadığını araştırmanızı istiyorum.” Önemli bir karar verecekmiş gibi biraz durdu. Sonra devam etti: “Adı Empati. Kendisi ne diyor bilmiyorum ama, sağda solda bu Empati Hanım’ın benimle akraba olduğunu iddia edenler varmış. Ben gerçeği öğrenmek istiyorum. Kimdir, kimlerdendir bu kişi? Onunla akraba mıyız gerçekten?”

Biraz durdu, sonra gözlerimin içine bakarak devam etti: “Bu işi alır mısınız? Etraftaki dosyalara bakılırsa epey müşteriniz var, bu iş size hafif gelmesin?” Aslında o dosyaların çoğu müşteriler için değil, kendi merakımı gidermek için açılmıştı, ama bunu karşımdakinin bilmesi gerekmiyordu. İşi kaçırmamak için onu rahatlatmayı denedim: “Bakın bayım, işin küçüğü büyüğü olmaz. Ben bu mesleği babamdan öğrendim, burayı da ondan devraldım. Eskiden kapıda ‘Kelime Hafiyesi‘ yazardı. ‘Hafi’, ‘gizli’ demek, eskiden gizli işlerle uğraşan örgüte ‘Teşkilat-ı Hafiye’ denmiş, bu tamlamanın ikinci yarısı olan ‘hafiye’ zamanla ‘gizli ajan’ anlamına gelir olmuş. Sonra Fransızcadan ‘belli şeyleri araştırıp bulan’ anlamına ‘dedektif’i almışız.”

Bakışlarından etkilendiği belli olan muhatabıma artık ‘müşteri adayı’ değil de ‘müşteri’ gözüyle bakabilirdim. Kapıdan her gireni etkilemek için az öncekine benzer hikayeler anlatmak gerekiyordu, bende de boldu bunlardan. “Gelelim teklifinize,” dedim, “Bu iş benim bir haftamı alır. Sözcük başına günde alacağım miktar duvardaki tabelada yazıyor, masrafların bu rakama ekleneceğini de hatırlatayım.” Bay Hoşgörü hiç tereddüt etmedi, elini uzattı, “Tamam, anlaştık, haftaya bugün, aynı saatte buradayım.” dedi. Tokalaştık, gitti.

Bir hafta boyunca yalnızca bilgisayarımdan araştırma yapmakla kalmadım, kütüphaneleri gezdim, sözlükleri karıştırdım, uzman kişilerle konuştum. Söz verdiğim gün raporum hazırdı, Bay Hoşgörü de sözleştiğimiz saatte geldi. Heyecanlıydı, “Ne oldu?” dedi, “Akrabalığımız var mıymış?” Raporumu müşterime teslim ederken hep yaptığım gibi, karşımdakinin ilgisini kaybetme pahasına son söyleyeceğimi baştan söyledim ve “Hayır” dedim, “Empati’nin doğum yeri, doğum tarihi, babasının adı… Hepsi belli. Sizin aileyle bir alâkası yok. Şimdi lütfen şuraya oturun, karşınızdaki perdede size ayrıntıları anlatacağım.”

Rudolf Hermann Lotze

Projeksiyon ile sunum yapmayı babam bilmezdi, bu etkileyici yöntemi bu ofise ben getirmiştim. Odanın ışığını kıstım, anlatmaya başladım: “Görünüşe aldanmayın, ’empati’ çok yeni, genç bir sözcük. Doğumu on dokuzuncu yüzyılın ortalarından daha geriye gitmiyor. İlk olarak Almanca’da, einfühlung biçiminde ve bir sanat kuramı terimi olarak ortaya çıkmış. 1858’de “kendini ötekinin yerine koyma” ifadesini kullanarak bu kavramdan ilk söz eden Rudolf Hermann Lotze imiş, ama bu konuda bir doktora tezi yaparak sözcüğü dünyaya getiren, öğrencisi Robert Vischer olmuş, tarih: 1873. ‘Ein-‘, Almanca ‘içinde’ demek, ‘fühlung’ ise ‘duygu, duygulanma, hissetme’ anlamına geliyor, İngilizcedeki ‘feeling’ gibi. Başlangıçta bu sözcük ‘bir sanat eserini izleyen kişinin, o eseri kendi deneyimlerine, kendi kişiliğine göre algılaması’ anlamına kullanılıyormuş. Burada bir de empati için bir kuram geliştiren Theodor Lipps‘in adını ve 1903 tarihini vermek gerek. Sözcüğü 1909’da empathy olarak İngilizce’ye aktaran kişi Edward Bradford Titchener.

Müşterim dikkatle beni izliyor, verdiğim ayrıntılara şimdilik olumsuz bir tepki vermiyordu. Devam ettim: “Titchener, aynı Almanca’daki gibi, Yunanca ‘içinde’ demek olan ‘en-‘ öneki ile, yerine göre ‘duygu, duygulanım’, yerine göre ‘hastalık ya da acı çekmek’ anlamına gelebilen ‘pathos’ adlı sözcüğün İngilizce eşdeğerini birleştirerek oluşturmuş ’empathy’yi. Türkçe’de empati sözcüğünü içeren ilk sözlük ise Meydan Larousse olmuş, yıl 1969. Bugün birçok dilde benzer yazımla kullanılan bu sözcük, temel bir psikoloji kavramı haline gelmiş durumda. Empati’yi şöyle tanımlayabiliriz: ‘Bir başkasının ruhsal durumunu, özellikle de sıkıntısını, kendi benzer deneyimlerini hatırlayarak anlama’. Burada önemli nokta şu: O duyguyu öteki kişiyle aynı kişi haline gelerek değil, kendin olmaya devam ederek yaşıyor ve anlıyorsun. Örneğin babasını kaybetmiş bir kişi yas tutarken sen de onun gibi bir yas yaşamıyorsun, ama kendi baban öldüğüne neler yaşadığını, neler hissettiğini düşünüyor, anımsıyor ve onun sıkıntısını anlıyorsun.”

Bay Hoşgörü oturduğu yerde kıpırdanmaya başlamıştı, “Nasıl yani?” dedi, “Bu son söylediğini tam anlayamadım.” “Tamam”, dedim. “Size sözcüğün Çincesini anlatayım.” Galiba dalga geçiyorum sandı, suratını astı. Aldırmadan devam ettim: “Empati’nin Çincesi dört işaretten oluşuyor, işte şöyle: 换位思考, bu işaretler şöyle okunuyor: ‘Huàn – wèi – sī – kǎo’. Bu dört işaretin anlamları da, sırasıyla: ‘değiştirmek – pozisyon – düşünce – test’ Yani sözcüğün kendisi, ‘öteki kişiyle yer değiştirmiş olsaydım neler düşünürdüm diye test etme’ demek oluyor. Empati kavramı galiba en iyi Çince’de açıklanmış.” Bu kez müşterim başını sallayarak, “Şimdi oldu işte” dedi, “Demek ki bu sözcüğün benimle de, bizim aile ile de bir ilgisi yok.”

Başımı sallayıp “Çok haklısınız,” diye sunuma devam ettim, “Biliyorsunuz ‘tolerans’ on beşinci yüzyıldan beri var olan bir sözcük. ‘Ağırlık kaldırma, yük taşıma, bir şeye tahammül etme’ gibi bir kökten geliyor. Yani ‘tolerans’ derken, bir şeye dayanmaktan, tahammül etmekten söz ediyoruz. Sıcak havaya tolerans göstermek neyse de, bir kişiye ya da bir kişinin yaptıklarına tolerans göstermek dediğimizde, aslında o yapılanların olumsuz şeyler olduğunu da baştan kabul etmiş oluyoruz. Tolerans sözcüğü Türkçe’ye Fransızca’dan geçmiş, ilk olarak 1924 tarihli bir sözlükte var. O zamana kadar, 14. yüzyıldan beri kullanılan iki sözcük var onun yerine, birincisi ‘hamal’, yani ‘taşıyıcı’ ile aynı kökten, ‘tahammül’, aynı tolerans gibi yük taşımak ile bağlantılı bir sözcük. Ama buna olumsuz bir anlam yüklenmiş ki, daha yumuşak ikinci bir sözcüğe gerek olmuş, o da ‘müsamaha’ olmuş, bu söz de Arapça ‘cömertlik’ demek olan ‘samaha’dan geliyor. Sonuç olarak insan ilişkileri için kullanıldığında her hâlükârda bu sözcüklerin eşitlikçi olmayan, hatta yerine göre öteki kişiye yukardan bakan bir anlamı var; ‘çocuğun yaramazlıklarına tolerans göstermek’ derken olduğu gibi. Yakın zamanda ise bu kavram için daha sevimli bir sözcük olan, ismiyle müsemma ‘hoşgörü’ ortaya çıkmış. Fakat bence bir şeyi hoşgördüğünü söyleyen kişi kendisine bir erk atfetmiş oluyor, ‘Bak seni şu anda hoşgörüyorum ama, yarın hoşgörmeyebilirim’ gibi. Konuyu bu şekilde anlatmama hoşgörü gösteriyorsunuz, değil mi?” Müşterim aceleyle “Tabii, tabii” dedi, sonra devam etti: “Fakat sizden bir ricam daha olacak, Empati Hanım ile şahsen tanışmamı sağlayabilir misiniz?” Bu iş benim için çok kolaydı, “Hay hay, yarın aynı saatte burada olun” dedim.

Malta Şahini (The Maltese Falcon, John Huston, 1941)

Bay Hoşgörü ertesi gün ofisime geldiğinde beni Empati Hanım ve Sempati ile, yani iki kızkardeş ile otururken buldu, hep birlikte yeşil çay içiyorduk. Gelir gelmez yeni konuğa da bir bardak yeşil çay verdim. Sonra onu öğretmene benzeyen, ciddi giyimli, kısa saçlı, gözlüklü konuğumla, yani Empati Hanım’la tanıştırdım. Ardından Bay Hoşgörü ile tanışma sırası rengarenk kıyafeti ve omuzlarına dökülen dalgalı saçları ile dikkat çekici bir genç kız olan Sempati’ye geldi.

Az sonra Bay Hoşgörü, Empati Hanım’la sohbete başlamıştı: “Sizi araştırttım, soruşturttum ama, kusuruma bakmayın. Belki duydunuz, akraba olduğumuzu düşünenler vardı. Aslında uzun süre tolerans gösterdim o dedikodulara, ama sonra gerçeği öğrenme isteğim baskın geldi.”

Empati Hanım durumu anlayışla karşıladığını belirtecek şekilde başını sallıyordu; “Ne hissettiğinizi anlıyorum” dedi, “Benzer bir durum benim de başımda. Beni de sık sık kız kardeşim Sempati ile karıştırırlar. Halbuki biz birbirimizden epeyce farklıyız. İnsan farklılığı, özgünlüğü bilinsin istiyor, başkası sanıldığımızda hepimiz huzursuz oluruz. Bakın, Sempati çok iyidir aslında, sıcakkanlıdır, çocukla çocuk olur, gülenle güler, ağlayanla ağlar. Ama ben de ona hep derim ki, örneğin üzgün birisinin yanındayken, birlikte üzülmenin o kişiye bir yararı olmaz. Onu anlayıp ihtiyaç duyduğu desteği vereceksin. Susayan birinin yanında durup ona yakınlık duymak, onunla birlikte susamak o kişinin susuzluğunu gidermez. Doğru olan, ne hissettiğini anlayıp o kişiye bir bardak su vermektir.”

Bizimle birlikte Sempati de ablası Empati Hanım’ı dikkatle dinliyordu, sözleri bitince yanına gitti, ona sarıldı, yanaklarından öptü, “Ah ablacığım,” dedi, “Ağzına sağlık. Ben kesinlikle böyle güzel anlatamazdım farkımızı.” Söze karıştım: “Ama Sempati, senin de yerin başka,” dedim, “Bak siyasette bile adın geçiyor, bir siyasal örgüte yakınlık duyanlara sempatizan deniyor. Seni taklit etmek, yani sempatik olmak isteyen birçok kişi tanıyorum” Sempati’nin gözleri parladı, “Ne güzel, bu dünyada bana ihtiyaç duyanlar da var demek ki!”.

Hoşgörüsüzlük (Intolerance, David W. Griffith, 1916)

Empati Hanım iç geçirerek baktı kardeşine, dalıp gitti; ağzından “Ah, onun yaşındayken ben de aynı böyleydim.” cümlesi döküldü. Sonra Bay Hoşgörü’ye döndü, “Aramızdaki farkları önemsiyorsunuz, sanırım bunun altında kendinizi daha iyi tanıma isteği var. Gerçekten, ne olmadığımızı iyi bilirsek kendimizi de daha iyi tanırız. Örneğin, siz ‘hoşgörüsüzlük’, yani ‘intolerance’ kavramı üzerinde ciddi olarak düşündünüz mü? Bence o kavram insanoğlunun iyileşmemiş yaralarından biridir. Kendisi gibi düşünmeyeni, dili, dini, inancı farklı olanı yanında istemeyenler o kadar çok ki… Kıyımları hiç hatırlatmak istemiyorum. İnsanlığın bu yarasını en iyi anlatanlardan biri de siyah beyaz filmler döneminin en iyi yönetmenlerinden biri, David Wark Griffith olmuştu.”

Bay Hoşgörü, “Bir dakika, bir dakika” dedi, “Doğru mu duydum? ‘Başkasını sorgulayan kişi, aslında kendisini tanımak istiyordur’ dediniz galiba? Ne kadar doğru bir ifade, bunu bir yere yazmalıyım. Griffith’e gelince… Onu ve onun 1916 tarihli, Hoşgörüsüzlük adlı üç saatlik filmini biliyorum, ben de bir sinema meraklısıyım çünkü. Fakat doğrusu o filmi izlediğimi hatırlamıyorum. Filmi bir yerlerden bulsak, sizleri evime davet etmek isterdim, o filmi hep birlikte izlemek için.”

Empati Hanım gülümseyerek, “Neden olmasın?” dedi. Sempati atıldı: “Ben de böyle bir fırsatı kaçırmak istemem!” Üçü birden gelip gelemeyeceğimi sorar gibi dönüp bana baktılar, “Filmin tam adını söyleyeyim,” dedim: Hoşgörüsüzlük – Çağlar Boyunca Aşkın Mücadelesi”. Fakat ben bu güzel davete katılamayacağım, hem işlerim var, hem de o filmi gördüm. Yine de bu dostluk havasına katkıda bulunmak isterim, şu anda e-posta ile sizlere filmin internette, yasal olarak izlenebileceği adresi gönderiyorum.”

Az sonra ofisimde tek başıma kalmıştım. Ortalığı toplarken yerde bir parıltı dikkatimi çekti, küçük bir saç tokasıydı bu. Elime aldım, Sempati’nin düşürdüğü anlaşılan tokayı ceketimin cebine atarken içimden “Güzel, Sempati ile buluşmak için iyi bir bahanem oldu” diye geçiriyordum.

Caner Fidaner

.

Meraklısına bir bağlantı:

David W. Griffith’in 1916 tarihli Hoşgörüsüzlük – Çağlar Boyunca Aşkın Mücadelesi (Intolerance – Love’s Struggle Throughout The Ages) adlı filmini bilgisayar ekranınızdan doğrudan izleyebileceğiniz sayfaya gitmek için burayı tıklayınız. Dikkat: Sessiz ve siyah beyaz olan film üç saat uzunluktadır.

.

Meraklısına bir soru:

Hangi filmin baş kahramanları olan iki İtalyan kardeş, Hoşgörüsüzlük filminin çekimi sırasında Griffith için çalışırlar, fil modellerini ve o devasa dekorları yaparlar?

.

Sorunun cevabı da burada:

“Meraklısına bir soru”nun cevabı olan filmin imdb sayfasına burayı tıklayarak erişebilirsiniz.

Reklamlar

28/07/2011 - Posted by | Dil Meselleri | , , , , , , , , , , , , , , , ,

13 Yorum »

  1. Eti Molog’un derin kişilik özelliklerine rağmen Sempati hanımı tercih etmesi tartışmaya değer. Eline sağlık arkadaşım. Fikrimi sorar mısın bilmem ama ben her zaman bilgi aktarımlarını bağlayan kurgusal kısımları daha büyük bir keyif ve ilgiyle okuyorum bu tür öykülerinde…Ne dersin. Bilgi aktarımları biraz daha sadeleştirilip kısaltılabilir diye düşünüyorum…Sevgiler

    Yorum tarafından Ferda Tunçkanat | 28/07/2011 | Cevapla

    • Valla bu Bay Molog böyle işte… Ben de çok uyardım kendisini ama, o sempatiklerle diyalog kurmayı tercih ediyor… Zaten o tokayı Sempati’nin kasten düşürmüş olduğundan da şüpheleniyorum açıkçası! Eh, Empati Hanım da Bay Hoşgörü’nün arkadaşlığı ile idare etsin, ne yapalım? Hayat bu… 8-)) … Bu arada ben öykü ile deneme karışımı bir şeyler yapmaya çalışıyorum, galiba böylece bir yandan yazılardaki bilimsellik – doğruluk iddiasının yükünü hafifletmiş oluyorum, bir yandan da öykülemedeki yaratıcılık eksikliğime bahane bulmuş oluyorum!… 😎 Her halûkarda övgü, görüşlerine ve katkılarına müteşekkir olduğumu, devamını umduğumu da belirteyim sevgili arkadaşım.

      Yorum tarafından canerfidaner | 29/07/2011 | Cevapla

      • Yanıtın da en az öykün kadar güzel arkadaşım…Her zaman en iyi okuyucularından olduğumu ve bunu benim için büyük keyif olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim…:)

        Yorum tarafından Ferda Tunçkanat | 01/08/2011

      • Sağol arkadaşım. Benim motor benzin ya da doğalgazla değil, böyle iletişim gazıyla çalışıyor… Bu yüzden teşviklerine müteşekkirim. 8-))

        Yorum tarafından canerfidaner | 01/08/2011

  2. Caner’cim su cevabı yukle artık, bekliyoruz.
    Herzamanki gibi keyifle okudum, aklına saglık!
    Sulun Falay

    Yorum tarafından sulun falay | 31/07/2011 | Cevapla

    • Sağol sevgili Sülün. Gece 22 gibi bağlantıları yükledim… 😎

      Yorum tarafından canerfidaner | 01/08/2011 | Cevapla

  3. Estağfurullah arkadaşım…:))))

    Yorum tarafından Ferda Tunçkanat | 01/08/2011 | Cevapla

  4. Sevgili Caner,
    Keyifle okudum. Eline sağlık.
    Yalnız, empatinin Çincesi’ndeki dört işaretten üçüncüsünde problem gördüm.

    “değiştirmek – pozisyon – düşünce – test’ Yani sözcüğün kendisi, ‘öteki kişiyle yer değiştirmiş olsaydım neler düşünürdüm diye test etme’ demek oluyor”

    demişsin ya; Çinliler bu işte bir yanlışlık yapmışlar; üçüncü sözcük “düşünce” yerine “his” olmalıydı. Lütfen söyler misin kendilerine, düzeltsinler! 🙂

    Yorum tarafından Betül Özmen | 13/01/2012 | Cevapla

    • Uyarında haklısın sevgili Betül… Belki açıklamayı şöyle yapmak daha doğru olacak: “öteki kişiyle yer değiştirmiş olsaydım ne hissedeceğimi düşünmeyi test etme” 😎
      Caner

      Yorum tarafından canerfidaner | 15/01/2012 | Cevapla

  5. Sevgili Caner,

    Yazılarını nicedir zevkle okuyor, lisana, etimolojiye olan merakını sevgiyle ve Türkçe konusundaki titizliğini takdir ve yoldaşlık duygusuyla izliyorum. Biz “sözcük gezginleri” zaten iflah olmaz bir marazın hoşnut mustaripleri değil miyiz? Hele bu fakir, her ne kadar kendimi müzmin “okur-yazmaz” taifesinden saysam da, yılların tashih ve redaksiyon alışkanlığıyla (yoksa “meslek hastalığıyla” mı demeliydim?), kendimi zaman zaman kaleme sarılmaktan alamıyorum.

    Senin yazılarının aslen bu tür bir “yeniden gözden geçirmeye” hiç gereksinimi yok. Sen lütfen ukalalığımı bu iflah bulmaz marazıma ver de bu cahili hoş gör. Griffith hakkında da söylenecek ne çok şey var. Biz ama biz lisan mevzuundan ayrılmayalım:

    Bendeki şu müzmin kurdeşen illetini tetikleyen şey her hâlükârda, evet her hâl ü kârda, bu mümtaz deyişin “halûkarda” biçiminde, tamamen yanlış yazılmış olması. (Bu tür galatların en tatsız yanı, senin gibi güzel yazanların kaleminden çıkıp, inanılmaz bir sür’atle alabildiğine yaygınlaşmalarıdır. Baksana, yorumcularından biri de senin yazımını aynen kullanmış.) En doğrusu “her hâl ü kârda”, ama doğrusu benim “hâlükârda” diye bitişik yazılmasına da hiçbir itirazım yok! Ama, güzelim “ü” mutlak rahat bırakılacak ve illaki “a”ların ikisi de şapkalı olacak. O sevgili “ü” bildiğimiz en yaygın bağlaç değil mi?.. Ne inceltilmeye ne uzatılmaya ihtiyacı var hazretin. “Ü”, “vü” ve “ve” işte.

    Söylediklerimi bir mesnetle desteklemekten kaçınıyorum. Kendi başına bir arayışının çünkü sana çok daha fazla keyif vereceğini biliyorum.

    Sevgiler dostum,
    Merakının ve hayretinin artması dileğiyle,

    Ç. Erhan Sökmen

    NOT: Sözcüklerin kökenine yaklaşımın nefis. Bu fakirin de en inatçı merakı etimoloji. Zaman zaman belki… paslaşabilir/paylaşabilir miyiz en çılgın episodları. Aklımda bir iki şey var ki, senin kaleminden okumak pek hoşuma gider.

    Yorum tarafından Ç. Erhan Sökmen | 11/03/2013 | Cevapla

    • Selam Erhan hocam,
      Yazdıklarımla ilgileniyor olmandan ziyadesiyle mütehassis oldum… 😉 “Sözcük gezgini” çok iyi oturmuş, oradan oraya göç eden sözcüklerin peşine düşmeye karar vermişsen mecburen senin de bir gezgin olmak gerekiyor. Gördüğüm her şeye “düzeltme” mantığıyla bakma merakından ben de muzdarip olduğum için seni çok iyi anlıyorum. Ayrıca benim yazılarına bu yönden de ilgi göstermene, yalnızca okumaya değil, bu konuda yazmaya da zaman ayırmana ancak ve ancak müteşekkir olurum, lütfen devam et. Bu tip detayların anlam ve önemini takdir eden pek fazla kişi olmadığı içindir ki, o yönden de aynı ailenin üyeleri sayılırız, öyle değil mi? İnanır mısın, o sözcüğü yazmadan önce birkaç kaynağa bakmış ve beni tatmin edecek bir kural ya da açıklama bulamamıştım. Evet, ortadaki “ü” Farsça’daki “ve”den başka bir şey değil; sözcüğün köken anlamı da “durum ve iş” gibi bir şey (“durum” anlamındaki “hâl” ile “kâr-hane”nin “kâr”ı bir araya gelmiş). Senin uyarından sonra hem gerekli düzeltmeyi yaptım, hem de biraz daha deşeledim kaynakları, Emre Kongar hocanın da bu konuda uyarıldıktan sonra yazdığı yazıyı buldum, o da senin yazdıklarını destekleyecek şekilde, şöyle diyor: “doğru imlâ, ya bitişik olarak ‘her hâlükârda’ ya da ayrı olarak ‘her hâl ü kârda’ biçiminde”. Notları şurada: http://www.kongar.org/medyanotu/226_Her_Halukarda_Nasil_Yazilirmis.php
      Kafanda etimoloji ile ilgili neler varsa lütfedip bana yazarsan, seni ilgilendiren sözcüklerin maceralarını ortak yazılar haline getirmek için memnuniyetle çaba gösteririm. Belki e-posta kullanarak yazışmak daha verimli olabilir: caner.fidaner@gmail.com
      Yazılarımda düzeltilmesi gereken noktalar için uyarılarına devam edersen beni ihya edersin. Eh, ne de olsa, “İmlâyı anlamayan nesle aşina değiliz” 😉 Sevgi ve saygılar…

      Yorum tarafından canerfidaner | 13/03/2013 | Cevapla

  6. Caner Hocam elinize sağlık. İştikak ile iştigal ederken sitenize düştüm. Yazının yanı sıra fotoğraf kullanımı da çok başarılı. Diğerlerine de göz atacağım evelallah. Haluk Çağlayaner

    Yorum tarafından Haluk Çağlayaner | 08/04/2015 | Cevapla

    • Sağ ol sevgili Haluk, beni ihya ettin. 😉

      Yorum tarafından canerfidaner | 09/04/2015 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: