Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

İki Yavru Kedi

O gece yatmadan hemen önce Afrika’daki açlık haberlerini izlemiştik, o yüzden olsa gerek, tedirgin uyuyordum. Uyurken yüzünün asılmasına, sık sık yer değiştirmelerine bakılırsa sen de rahat görünmüyordun. Sabaha kadar zaman zaman kulağımıza gelen, arada bizi uyandıran sesler de uykumuzu iyice huzursuz hale getirmişti. O sesleri ilk duyduğumda kuşlardan geldiğini düşünmüştüm. Sanki bir yerde kısılıp kalmış bir kuş yavrusu “miiiyk miiiyk” diye ötüyor, biraz sonra ona benzeyen, belki de ilk sesin sahibinin kardeşinden çıkan başka bir “miiiyk” sesi ilkine ekleniyordu. Ortada bir yardım çağrısı olduğu belliydi. Bu tedirgin edici koro gece boyu aralıklarla sabaha kadar sürmüştü. 

Sabah olduğunda ilk işimiz seslerin kaynağını aramak oldu. İşe bizim evin bahçesinden başladık, kısa zamanda uzun süredir boş duran komşu evin bahçesinde o minik yavruları bulduk. Henüz gözleri bile açılmamış, eline aldığında her biri avcunun ortasında kalacak kadar küçük iki kedi yavrusu çıkarıyordu o sesleri. Yavrulardan birinin tüyleri alacalı siyah beyazdı, ötekininkiler ise düz gri renkteydi. Birbirlerine sarılmış iki kediciğin oluşturduğu yumak, buruşuk bir plastik poşete tutunmuştu. Sen yeni doğmuş yavru kedilere insanların dokunmasının yanlış olacağını hatırlattın, çünkü annelerinin yabancı kokuyu alıp yavruları reddetme ihtimali vardı. Bir süre yavruları izledik. Gözleri kapalıydı, ikisinin de yüzünde mutsuz, huzursuz bir ifade vardı. O ufacık, -rahmetli babaannemin deyimiyle- “kaşık kadar” yüzlerde böyle bir ifadenin olduğu nasıl anlaşılıyordu, bilemiyorum. Yavrular zaman zaman minik kollarını tüylü solucanlar gibi etrafa uzatıyorlar, sağa sola yalpalayarak beceriksiz hareketlerle sürünmeye çalışıyorlardı.

Ne yapabileceğimizi düşünürken baktık, bir iki komşu daha gelmiş yanımıza. Az sonra uygun bir koli kutusu bulunmuş, nedense bırakmayı reddettikleri o kirli poşetle birlikte yavrular içine yerleştirilmişti. Ara ara her biri beş on dakika süren çığlık seansları da devam ediyordu. Yarım saat içinde çoğunluğunu mahallenin kedisever kadınlarının oluşturduğu yavruları kurtarma komitesi kurulmuştu bile. Önce bir durum değerlendirmesi yapıldı. Herkes hikayenin kendi bildiği kısmını anlatınca yavruların kısacık biyografileri ortaya çıktı. Anne, bizim çaprazımızdaki evin bahçesine zaman zaman gelen beyaz dişi kedi idi, adı o anda “Pamuk” olarak kondu annenin. Pamuk dün erken saatlerde üç yavru doğurmuş, içlerinden birisini bilinmeyen bir yere götürmüş ve muhtemelen onu beslemeye başlamıştı. Öteki iki yavruyu ise bizim onları bulduğumuz yere taşıyıp bırakmıştı.

Yeni doğmuş kedi yavrularının kendi başlarına yaşayabilir hale gelmesinde annelerinin vazgeçilmez bir önemi olduğu konusunda herkes hemfikirdi, anne onlar için yalnızca bir besin kaynağı değildi, yavrular çiş yapmaktan yürümeye kadar birçok temel işlevi ondan öğrenmek zorundaydılar. Bu yüzden komite ilk adım olarak anne kedi Pamuk’a sorumluluklarının hatırlatılmasına karar verdi. Kurulan mahalle içi iletişim ağı sayesinde Pamuk’u anında bulduk, getirdik, hatta yavruların yanına bir miktar kuru kedi maması da koyduk ki, anne yavrularla ilgilensin. Fakat kısa süre sonra bu harekatın başarısızlığını kabullenmek zorunda kaldık. Defalarca yavrularının yanına getirdiysek de, Pamuk her seferinde yavruların çevresinde dolaşıp onları tanımıyormuş gibi hemen uzaklaşmıştı. Teşvik primi niyetine konan kuru mamaya bakmamıştı bile.

Bunun üzerine minik kedi yavrularının beslenmesinde deneyimi olan komşumuz Leyla hanım onları doyurma sorumluluğunu üstlendi. O malzemelerini hazırlarken belediyenin veterineri de yanımıza geldi, bize yardımcı olması için mahalleliden biri onu da çağırmış olacaktı. Veteriner hanım bir yandan yavruları incelerken bir yandan da yavruların tarihçesini dinliyordu. Fakat veteriner hanımın bakışları giderek umutsuzlaştı, yüzü asıldı. Önce “Anneleri olmadan yaşayamazlar” diye kestirip attı, sonra daha geniş bir açıklama yapma ihtiyacı hissetmiş olacak ki, anlattı: “Annenin üç yavrudan birini korumaya alıp ikisine bakmayı reddetmesi sebepsiz değildir, belki de bu yavruların doğuştan bir anomalisi ya da genetik hastalığı var, anne bunu hisseder, kaynaklarını yaşayacak olana ayırır. Ne yazık ki bu yavruların öteki kediler kadar uzun bir yaşamları olması mümkün görünmüyor.”

Bu açıklamalar ekipte önce durgunluğa, sonra mırıldanmalara, ardından da yer yer itirazlara yolaçtı. Sen, “Evet, belki ömürlerini uzatamayız ama kısa da olsayaşadıkları süreyi keyifli geçirmelerini sağlayabiliriz.” dedin, ekip üyeleri başlarıyla seni onayladılar. Ekibin en yaşlı üyesi olan emekli öğretmen hanım, “Besleyip baktığımız hayvanların en önemli yararlarından biri bizi ölüm fikrine alıştırmaları galiba” dedi. Ama içinde ölüm sözcüğü geçen başka cümleler gibi bu da fazla farkedilmedi, arada kaynadı gitti. Bazı pratik tavsiyelerden sonra veteriner hanım “Benim yapabileceğim başka bir şey yok” deyip ayrıldı.

Ardından yavruları kurtarma komitesi yeni bir heyecanla tekrar işe sarıldı. Az sonra Leyla hanım, içine nişasta eklenmiş inek sütü doldurduğu biberonu getirdi, yavruları plastik bir enjektörle damla damla doyurmaya başladı. Yeni doğmuş kedi yavrularının iki saatte bir beslenmeleri gerekiyordu, onun için de hemen bir nöbet listesi hazırlandı. İlk öğünlerinde iki yavru da tahmin edebileceğimizden çok daha fazla süt içtiler, yüzlerindeki sıkıntılı ifade de zamanla yerini rahatlığa bıraktı. Fakat daha da gevşemeleri için özel masajlarla yavrulara çişlerini, hatta birazcık da olsa kakalarını yaptırmak gerekiyodu, o işi de mahallenin kedisever hanımlarından biri ustalıkla başardı.

Ekip kollektif bakım harekatını gide gele günboyu sürdürdü. Ben artık olayın devamını yavruların yeni mekanını gören mutfak penceremizden seyrediyordum. Yavruların huzura kavuşmasında katkısı olan her komşu, sonunda bebelere ellerini yalatıyor, böylece onlardan birer teşekkür almış gibi seviniyorlardı. Akşam olduğunda yavruların gece boyu rahat uyuyacağından emin hale gelmiştik. Yine Afrika’daki açlıkla, açlara yardım çabalarıyla ilgili haberleri dinledikten sonra yattık, ama bu kez yan bahçeden rahatsız edici sesler gelmiyordu.

Aslında sık sık rüya görmem, gördüğüm zaman da sabah uyanır uyanmaz rüyamı unuturum. Fakat bu kez ardarda birkaç kez izlemiş olduğum bir film gibi rüyam bütünüyle aklımda. Sahne bir kum deryasının ortasında açılıyor. Uzun süredir yürüyormuşum, ama yorulmamışım. İçimde bir huzursuzluk var, çünkü aradığım şeyi henüz bulamamışım. O sırada uzakta bir masa görünüyor, yaklaşıyorum, üzeri donatılmış üç kenarlı bir masa bu. İki kenarında bizim yavru kediler oturuyorlar, masa yaklaştıkça yavruların büyümüş, adam boyuna gelmiş olduklarını görüyorum. Masanın üçüncü kenarında boş bir sandalye görünüyor. Kediler beni görüyorlar, boş sandalyenin önündeki boş tabağı gösterip el kol hareketleriyle beni davet ediyorlar. İçimden “Masada sadece kedi mamaları mı var acaba?” diyedüşünüyorum. Fakat hayır, masadaki tabaklar lezzetli yemeklerle dolup taşıyor. Kedilere katılıp boş sandalyeye oturuyorum, ardından hevesle yemeğe katılıyorum. Bir süre sonra iki kedi beni unutup aralarında muhabbete devam ediyorlar. Sonra anlamadığım bir şey oluyor, ben sandalyemle birlikte yerde kalırken masa ve kediler hep beraber havalanıyor, kediler bir şey olmamış gibi yemeklerine devam ediyor. Ben aşağıda kımıldayamazken uçan masa ve kediler gökyüzüne doğru uzaklaşıyorlar, bir bulutun içine giriyorlar. Onlar gözden kaybolurken ben uyanıyorum. Rüyanın etkisiyle şaşkın şaşkın çevreme bakıyorum, görüyorum ki sabah olmuş.

Gerçek zamana alışmam biraz zaman aldı ama sonunda seni dürttüm, sana rüyamı anlatmadan önce gidip kedilere bir bakalım istiyordum. Üzerimize bir şeyler alıp komşu bahçeye girdik. Bizimkilerin kutusundan ses gelmiyordu. Biraz yaklaştık, iki yavrunun birbirlerine sarılmış olduğunu gördük. Hayvanların duyguları yüzlerinden anlaşılır mı? Hele henüz birkaç günlük iken? Gözleri açılmamışken? Bunların duyguları anlaşılıyordu. İkisinin de yüzünde rahatlığı, huzuru, keyfi, teşekkürü görebiliyorduk. Bizim de yüzlerimiz gevşedi, gülümsedik. Daha da yakından bakalım diye yavrulara iyice yaklaştık. Hatta ben tedirgin bir merakla parmağımı uzatıp yavrulara yavaşça dokundum. Minik yüzlerdeki rahatlığın neden sonsuz huzuru ifade ettiğini ancak o zaman anladık. Yavruların ikisi de nefes almıyordu, artık kutuda sert ve soğuk bir yumaktan başka bir şey yoktu.

Caner Fidaner

Kediseverler için bir ek: “Hardal” adlı grubu bilir misiniz? Yetmişli yılların adı az bilinen ve “psychodelic rock” yapan bu grubundan, kediler dünyasına yakın olmayı seçenlerin hoşlanacağı bir parçayı dinlemek isterseniz, parçanın adını tıklayınız: “Uyandı”

Reklamlar

23/08/2011 - Posted by | Öyküler | , ,

2 Yorum »

  1. Sevgili Caner,
    Etkileyici bir hikaye. Her yönüyle.
    Belli ki onlar “giderken”, sen bunu hissetmişsin.
    Bu da bir hediye biliyor musun, hani yavruların el yalaması gibi;
    giderken sana haber vermeleri 🙂 Yani, bence.
    Paylaştığın için teşekkürler.

    Yorum tarafından Betül Özmen | 14/01/2012 | Cevapla

    • Sevgili Betül,
      ilgin ve anlamlı yorumun için çok teşekkürler.
      “Hediye”lern değeri de paylaşıldıkça artıyor zaten… 😎
      Caner

      Yorum tarafından canerfidaner | 15/01/2012 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: