Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Rodos Afroditi

Rodos Afroditi

Sen henüz uyuyordun, nasıl olduysa ben senden önce kalkmıştım. Aklımda, geçenlerde hafta sonu tatilinde gittiğimiz Rodos adası vardı, Marmaristen kolayca ulaşmıştık adaya. Çağımızda şöyle soruluyor: “Rodos neresi?” Cevabı şöyle: “Güney Egede büyük, turistik bir ada, ‘on iki adalar’ denen grup içinde hem en büyük, hem de Anadolu’ya en yakın olanı”. Bu tanımda Rodos’a ilişkin ne var? Hiçbir şey! İlkçağda ise şöyle sorulurmuş: “Kimdir bu Rodos, kimlerdendir?” Kadim yazarlar da yanıtlarmış: “Rodos, Poseidon ile Amfititre‘nin kızıdır, büyüdüğünde güneş tanrısı Helios ile evlenmiştir”. Poseidon kim? Denizlerin tanrısı, özellikle açık sulardaki rüzgarlar, fırtınalar ondan soruluyor. Karısı Amfititre ise deniz tanrıçası, onun egemenlik alanı da denizdeki yaşam, deniz canlıları. Demek ki bizim Rodos ana tarafından da, baba tarafından da denizin kızı oluyor. Helios’un karısı olmasında da büyük isabet var, her yanından yaşam enerjisi taşan bu adayı görenler anlar ne demek istediğimi. Demek ki asri zamanların bilgiçliği ile böbürlenmenin hiç yeri yok, ilkçağın masalları bugünün içi boş tanımlamalarından çok daha bilgi vericiymiş. Ha, bir şey daha var, ilkçağda dünyanın yedi harikasından biri sayılan ve limanı koruyan 32 metre boyundaki Rodos Anıtı da Helios’un heykeli imiş.

Giyinirken, üzerinde Rodos Afroditi, yani Yıkanan Afrodit heykelinin resmi olan tişörte gidiyor elim. Resmi bir kez daha inceliyorum: Genç Afrodit bir pınarın başında sanki, sağ dizinin üzerine çökmüş, gövdesini sola eğmiş, uzun, dalgalı saçlarını elleriyle iki yana açmış, üzerinde giysi yok elbette. Tişörtü giymek için kafamı içinden geçiriyorum, etrafımı yeniden görür hale geldiğimde bir de bakıyorum, artık yatak odamızda değilim. Burası bir meydan, Rodos’ta, “eski kasaba”dedikleri kale içi bölgesinin büyük girişindeyim. Arkamda Rodos şövalyelerinin büyük üstatlarının sarayı var, karşımda Afrodit tapınağının kalıntıları. Tapınak dediysem, öyle ahım şahım duvarlar, sütunlar yok burada, yalnızca temeller günışığına çıkmış.

Rodosta ışıklı geceler

 Bu beklenmedik değişiklik hoşuma gidiyor, buraları iyice gezemedik diye sen de, ben de hayıflanmıştık zaten. Kale mahallesinin dar sokaklarına doğru yürüyorum. Çevrem yenilenmiş ortaçağ yapılarıyla dolu. Çeşit çeşit ilginç hediyelik eşyanın yanında bu adaya özgü, hoş desenli keçe çarıklar da satan dükkanların arasından geçiyorum. Sabahın bu saatinde bile müşteriler eksik değil. Sokak aralarında küçüklü büyüklü meydanlar var, her birinde de kocaman tarihi ağaçlar. Bu ağaçların yoğun yapraklarının oluşturduğu doğal şemsiyeler, insanları Helios’un kızgınlığından koruyor. Yoruluyorum, buradaki birçok başka dükkancı gibi Türkçe bilen sahibiyle geçen gelişimizde tanıştığımız kahvehaneye oturuyorum, sabah kahvemi içiyorum. Karşıdan bir minare görünüyor. Rodos’un yerleşik müslümanları da var, adada iki cami faal durumda.

Sıra Arkeoloji Müzesi’ne geliyor. Geçen sefer de gezmiştim o müzeyi ama, kitapçığından almayı unutmuştum. Bu kez unutmuyorum, müzenin görkemli kapısından geçip geniş bahçede bir taşın üstüne çöküyorum, kitapçığı okumaya başlıyorum. Bir kervansaraya benzeyen bu eski yapı, meğer zamanında şövalyelerin kurduğu, işlettiği bir hastaneymiş. Zaten bu adada iki yüzyılı aşkın süre egemen olan şövalyeler “Hospitaller (yani “Hastaneciler”) Tarikatı”na bağlı imiş. Sonra Kanuni Sultan Süleyman 1522’de Rodos’u almış. Ama o Rodos seferi kendi başına bir roman olur. Osmanlılar 400 gemi ve 200 bin kişiden oluşan bir güçle geliyorlar ve 7 bin şövalyenin aylarca süren sıkı direnişiyle karşılaşıyorlar. Altı ay sonra, yani 2 bin şövalye ile tahminen 20 bin Osmanlı askerinin kaybının ardından anlaşma yapılıyor. Şövalyeler silahlarını da yanlarına alarak adadan ayrılıyorlar, önce kısa süre Sicilya’da kalıyorlar, sonra Malta adasına yerleşiyorlar. Doğu Akdenizdeki ticaretin kontrolü de Osmanlılara geçiyor.

Rodosta meydanların doğal şemsiyeleri ağaçlar

 Şövalyelerin çoğu savaşçıymış, ama bir kısmı hastalara, yaralılara bakmayı seçmiş. Onların hastanesi de burası imiş. Zamanında hastaların yattığı üst kat salonlarına çıkıyorum. Kimisi Mısır, kimisi Anadolu kökenli, birçoğu adadaki nekropollerden, yani eski mezarlıklardan çıkarılmış sanat eserleri doldurmuş vitrinleri. Hepsini hızla geçip Rodos Afroditi’nin bulunduğu küçük salona giriyorum, bir kez daha genç tanrıçanın huzuruna varıyorum. Yüksek bir platforma oturtulmuş küçük bir heykel karşımdaki, yüksekliği elli santimi geçmiyor. Fakat o ne sanat, o ne işçilik, görmek lazım. Uzmanlar bu heykelin tarihi MÖ I. yüzyıl, ama bu bir Roma dönemi kopyası, heykelin aslı MÖ III. yüzyılda yapılmış, diyorlar.

Her neyse, tekrar onu görmeye geldiğim için Rodos Afroditi bana üç beş kelâm eder diye bekliyorum ama, boşuna. Sadece bakışlarıyla “Geldiğinize memnunuz” diyor ve sonsuz gülümsemesini bağışlıyor bana. O sırada bu küçük heykelin bana seni hatırlattığını farkediyorum, geri dönme zamanının geldiğini de anlıyorum. Müzenin tuvaletine gidiyorum, üzerimdeki tişörtü çıkarıyorum, işte yine yatak odamızdayım.

Sen gözlerini açıyorsun, “Elindeki o tişörtü Afrodit tapınağının tam karşısındaki dükkandan almıştık” diyorsun, “Onu alırken bir de dilek tutmuştum, bil bakalım neydi dileğim?” Gülümseyerek cevap veriyorum: “Yeni bir Rodos gezisiydi, değil mi?” Sonra kendi kendime mırıldanıyorum: “Bir ilkçağ yazarı olsaydım insanlara şöyle derdim: Ey ölümlüler, Tanrılardan dilekte bulunurken, yalnızca onların da beğeneceği şeyler isteyin. Tanrılar sadece kendilerinin de hoşuna giden dilekleri yerine getirirler çünkü.” 

Caner Fidaner

(Bu yazı Radikal gazetesinin pazar eki olan Radikal İki’nin 28 Ağustos 2011 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)

Meraklısına bağlantılar: 

(1) Rodos anıtı ile ilgili Discovery Channel imzalı kısa bir belgesel seyretmek istiyorsanız, burayı tıklayın (İngilizce, 5′ 33”).

(2) Çok ünlü bir İtalyan yönetmenin ilk yönettiği sinema filmi, Rodos anıtı ile ilgili bir tarihi filmdir. Bu yönetmenin ve filmin adı ile filmin yapım yılını biliyor musunuz? Cevap için burayı tıklayın. 


Reklamlar

02/09/2011 - Posted by | Yol Masalları | , , , , , ,

4 Yorum »

  1. Sevgili Caner,
    Rodos’ta eğemen olan şövalyelerin Hospitaliter değil de Templier olduğunu zannediyorum. Bu iki şövalye gurubu birbirlerine düşman. Şövalyeler buradan Malta’ya oradan Mayorka’ya gitmişler. Daha sonra Fransa’da güçlenmişler. Krala borç vermek gibi bir hataya düştükten sonra da dinsizlik, Hz. isa’ya hakaret suçlamalarıyla kısa sürede ortadan kaldırılmışlardı.
    Ellerine sağlık güzel bir yazıydı

    Yorum tarafından mehmet kobaner | 02/09/2011 | Cevapla

    • Sağol hocam, övgü ve katkı için. Biliyorsun, şövalyelerin üç tarikati var: Templar, Hospitaller ve Töton şövalyeleri. Templarlar daha çok haçlıların bankacılık işlerini üstlenmişler, sonra senin de dediğin gibi, bu para meseleleri yüzünden 14. yy başlarında Fransa kralı Philip IV tarafından ortadan kaldırılmışlar. Hospitaller tarikatı ise hastaneciliği kendisine iş ediniyor, hatta 12. yy ortalarında üyeler askerlik ya da hasta bakımı işlerinden birini seçiyorlar, tarikat iki kola ayrılıyor. Selahaddin-i Eyyübi’nin Kudüs’ü almasından sonra her iki tarikat de Kudüs’ten ayrılıyor, Templarlar bir süre Akka, Suriye filan dolaşıp Kıbrıs’a demir atıyorlar, ama sonra askeri etkileri azalıyor, daha sonra Hospitallerin Rodos’ta, Tötonların da Prusya’da yaptığı gibi Templarlar da kendi devletlerini kurmak istiyorlarsa da bunu başaramıyorlar. Hospitaller tarikatı hastanecilik ile işe başlıyor, 12. yy başında Kudüste kuruluyorlar. Kudüsten ayrıldıktan sonra bir süre Kıbrıs’ta kalıp sonra Rodos’ta kendi devletlerini kurmak istiyorlar ve bunu başarıyorlar. Kanuni Rodos’u alınca kısa bir Sicilya macerasından sonra Malta’ya yerleşiyorlar, Napoleon’a kadar oraya hakim oluyorlar. Hospitaller şövalyeleri uzunca bir süre Bodrum’a da hakim oluyorlar, hatta Bodrum kalesinin girişinde, merdivenlerinin yanında, soldaki duvarda armalarını görebilirsin, üst sırada Büyük Usta Orsini’nin arması var, o arma şu fotoğrafta: http://www.flickr.com/photos/bazylek/3808954270/ Malta pullarında Orsini ve arması da şurada: http://www.smom-za.org/grandmasters/39.htm Sevgiler, yeni yorum ve katkılarını beklerim… 😎

      Yorum tarafından canerfidaner | 12/09/2011 | Cevapla

  2. Sevgili Caner
    Yazılarını zevkle okuyorum.Bu yazında ” dükkancı”sözcüğüne takıldım.Kullanılan bir sözcük mü? Sevgiler Aydın

    Yorum tarafından aydın özbilgin | 03/09/2011 | Cevapla

    • Sağol dostum. Uyarına da teşekkürler. “Dükkancı” sözcüğünün kullanımı ile ilgili kısa bir tarama yaptım, çok yaygın bir sözcük değil gerçekten, TDK’nın sözlüğünde “dükkâncı” olarak yer alıyor. Ama ben sesi uzatmıyorsa, sadece önceki “k” harfini yumuşatıyorsa şapka kullanmamayı tercih ediyorum. Ayrıca Yaşar Kemal’in 1950’de yayımlanmış (sonra da 1952’de Sarı Sıcak kitabına giren) “Dükkancı” adlı bir öyküsü var. Bunun dışında, son zamanlarda daha çok İngilizcedeki “shopkeeper”ın karşılığı olarak kullanılıyor.

      Yorum tarafından canerfidaner | 12/09/2011 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: