Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Angeliki Hanım

Anaparastasi (Angelopoulos, 1970)

İsmet Hanım’ın anısına

O ağustos sıcağında terminalin üç kat merdivenini koşa koşa çıkmış, geldiğin otobüsten inerken sana yetişmiştim. Şimdi “gelen yolcu” tabelasının altındaki büfenin önüne koydukları banka çökmüş, nefesleniyorduk. Hemen yanımdaki standda alt alta sıralanmış gazetelerin manşetleri “Beşinci yılında büyük depremin kurbanları anılıyor” diyordu. O sırada bizim bankın öteki ucunda oturan kahverengi hırkalı orta yaşlı kadını fark ettim. Saçları topuz yapılmıştı, sararmış yüzü ile hasta gibi görünüyordu. Bu sıcakta neden hırka giymişti acaba? Sen kadının bize gülümsemesini havada yakalayıp “Merhaba,” dedin.

Kısa bir hoşbeş ile Angeliki Hanım’ın İzmit’ten gelecek otobüsü beklediğini, Yeşilyurt’taki yaşlılar yurdunda kaldığını, böbrek yetmezliği çektiğini, bu yüzden yıllardır yurdun yanındaki hastanede diyalize girdiğini (haftada iki gün), kendisine iyi bakıldığını, hemşirelerin, doktorların çok iyi insanlar olduğunu öğrenmiştik. Çaydanlıkla dolaşan çocuktan aldığımız çayları yudumlarken sen sordun, “Bir yakınınız gelecek herhalde?”. Angeliki Hanım önüne baktı, “Hepsi büyük depremde terk etti beni” dedi, yere bakarak devam etti: “O gün ben başka yerdeydim.”

O sırada Angeliki Hanım’ın elinde eski bir fotoğraf peydah oldu. Fotoğrafın kenarları yıpranmış, görüntüsü solmuştu ama eskilik hissini veren yalnızca bunlar değildi; fotoğrafta birbirine sarılmış, gülümseyerek poz veren iki genç kızın gemici modeli giysileri ile ondülalı saçları da otuzlu yılları hatırlatıyordu. Arka plandaki saat kulesi tarihi kiliselerin çan kuleleri gibi iki katlıydı. Angeliki Hanım “Bunlar benim teyzelerim,” diyerek fotoğrafın arkasını çevirdi, parmağıyla iki satırlık Yunanca gibi görünen el yazısını gösterdi. Sağ alt köşede ise bildik rakamlarla 10.8.1939 tarihi okunuyordu. Sonra fotoğrafı kaçırır gibi önümüzden çekti, onu cebine mi koydu, çantasına mı, göremedim. “Beni görmeye gelmenizi isteyebilir miyim?” Yeni tanıştığımız birinden böyle bir talep gelmesine şaşırmış olsam da senin “Elbette, en kısa zamanda geliriz.” demeni hiç yadırgamadım. Angeliki Hanım bunu duyar duymaz yerinden kalktı, kendisinden beklenmeyecek bir çeviklikle kalabalığın içine karıştı. Öyle hızla gözden kayboldu ki arkasından “Nereye?” bile diyemedik.

Angeliki Hanım’a verdiğimiz ziyaret sözünü ancak iki hafta sonra yerine getirebildik. Geniş bir bahçe ile içindeki büyük binadan oluşan yaşlılar yurdunun kapısındaki görevli “Önce Sevim Hanım’la görüşmelisiniz” diyerek önümüze düştü, bizi mütevazı bir müdür odasına götürdü. Odanın koca penceresinden bahçe manzarası görünüyordu. Masada oturan genç kadın önündeki yazıdan başını kaldırdı, ona kendimizi tanıtıp Angeliki Hanım’ı görmek istediğimizi söyledik. Sevim Hanım’ın ifadesiz yüzü birden değişti, kaşlarını kaldırdı, çekingen fakat ciddi bir bakışla “Yakını mısınız?” diye sordu.

Sen hemen, “Hayır ama ona ziyaret sözü vermiştik,” diye atıldın. Müdire Hanım galiba bize ne diyeceğini düşünüyordu. Sonunda biraz değiştirerek sorusunu yineledi: “Siz Angeliki Hanım’ın nesi oluyorsunuz?”

Bakın” dedim, “Biz onunla tesadüfen tanıştık. Bir kez görüştük ama epey konuştuk, dertleştik. Hatta bize eski, siyah beyaz bir fotoğraf gösterdi ve buraya gelmemizi istedi. Sizin için bu açıklamalar yeterliyse, şimdi onunla görüşebilir miyiz? Lütfen.”

Sevim Hanım beni tedirgin edecek kadar uzun süren bir sessizlikten sonra, “Hayır,” dedi, “Maalesef onunla görüşmeniz mümkün değil.” Sonra bir açıklama yapmadan devam etti, “O fotoğrafta ne vardı?” Duraksadım, “İki genç kız birbirlerine sarılmış, bir meydandalar, arkada bir saat kulesi görünüyor. Angeliki Hanım’ın dediğine göre o kızlar teyzeleriymiş.”

Sevim Hanım çekmecesinden önünde Meryem Ana resmi, arkasında haç bulunan boncuklu bir cüzdan aldı, cüzdanın fermuarını açtı, içinden çıkardığı fotoğrafı bize uzattı. Evet, buydu Angeliki Hanım’ın bize gösterdiği fotoğraf. Sonra bizi şaşırtan açıklama geldi: “Belki biliyorsunuz, kendisi diyaliz hastasıydı epeydir, kısa bir süre önce hayatını kaybetti. Hiçbir yakınını bulamadığımızdan Angeliki Hanım’ı biz defnettik, Altındağ’daki Rum Ortodoks mezarlığına. Tabii belediyenin yardımıyla.”

Nasıl, öldü mü?” dedim. Şakınlığım geçince devam ettim, “Fotoğrafı bize verir misiniz? Ödünç olarak tabii. Belki teyzeleri bulabiliriz.” Sevim Hanım’ın tereddüt ettiğini görünce ısrar ettim; “Bakın fotoğrafta 1939 tarihi var, genç kızlar 18-19 yaşında gibi görünüyor, sağ iseler yaşları doksanı geçmiş olmalı. Kim bilir, belki çocuklarını bulabiliriz. Akrabalarının öldüğünü bilmek hepsinin hakkı. Bence uğraşmaya değer.”

Sevim Hanım ricamı kabul etti. Yine de bir tutanak tuttup imzalattıktan sonra verdi fotoğrafı ve, “Birkaç gün içinde sizden haber bekliyorum,” dedi; “Sorumluluk hepimizin.”

O gece büyüteçle fotoğrafın her köşesini inceledim. Evdeki tarayıcı ile fotoğrafı bilgisayar dosyasına çevirdim, resim arama programlarıyla internette benzerini aradım. Ama bu ilk çabalarımdan pek bir şey çıkmadı. Sonra sıra fotoğraftaki yazılara geldi. Arka yüzdeki el yazısı sözcükleri defterime kopyaladım. Yunan alfabesini inceledim, internetteki çeviri programlarını da kullanarak sözcüklere anlam vermeye çalıştım. Kısa bir süre sonra el yazılarını çözdüm. Fotoğrafın arkasına iki kadın ismi yazılmıştı: Eleni Apostolidis ve Kristina Apostolidis. Şimdi sıra bu isimlerin sahiplerini bulmaya gelmişti.

Yeğenleri Angeliki Hanım Türkiye’de yaşadığına göre belki de teyzeler 1924-25’te mübede ile Türkiye’den ayrılmışlardı. Bu durumda dört – beş yaşlarında Yunanistan’a göçmüş olmaları gerekiyordu. Ama hangi şehre, hangi bölgeye? İki tarafın Lozan mübadillerinin haberleştiklerini duymuştum. Ancak ortada merkezi bir arşiv yoktu, mübadil gruplarından yardım alabilmek için ailenin Yunanistan’ın hangi şehrinde olduğunu saptamam gerekiyordu.

İkinci ziyaretimizde Sevim Hanım’a bulgularımızı anlattık. O da, “Angeliki Hanım bana ailesinden hiç söz etmemişti, ama burada yakın bir arkadaşı var o bir şeyler biliyor,” dedi. Telefonla çağırılan Seher Hanım az sonra geldi, üzerinde terminalde gördüğümüz kahverengi hırka vardı. Seninle bakıştık, gülümseştik. Ufak tefek bir kadın olan Seher Hanım arada bir gözleri dolarak epey şeyler anlattı. Angeliki Hanım İzmit’te oturan bir ailenin çocuğu imiş. Büyük dede iş kazasında ölünce anneanne üç küçük kız çocuğu ile dul kalmış. İstanbul’daki uzak akrabalarından biri kendisine talip olunca en büyük kızıyla, yani Angeliki Hanım’ın annesiyle birlikte İstanbul’a yerleşmiş, daha küçük olan öteki iki kızını İzmit’teki büyüklere bırakmış, bakılsınlar diye. Sonra mübadele günleri gelmiş, o sırada iki küçük çocuk olan teyzeler de aileyle birlikte Yunanistan’a göç etmek zorunda kalmışlar. Angeliki Hanım’ın annesi ile anneannesi ise İstanbul Rumlarından sayılmışlar ve Türkiye’de kalmışlar. Anneanne öldükten sonra anne yeni bir hayat kurmak üzere İzmit’e geri dönmüş, orada evlenmiş, kızı Angeliki Hanım’ı da orada doğurmuş.

Bir çay içimi süresinde Seher Hanım’dan hikâyenin hemen tümünü öğrenmiştik, ancak teyzelerin Yunanistan’ın neresinde oturduklarını o da bilmiyordu. “Sonradan teyzelerle pek haberleşmemişler galiba,” dedim. Karşıdan onay geldi; “Evet, anladığım kadarıyla gidenler kalanları, kalanlar da gidenleri pek aramamış. Bu fotoğraf nasıl olmuşsa olmuş, Angeliki’nin eline geçmiş. Onu gözü gibi saklardı. Hem varını yoğunu, hem de bütün yakınlarını 1999’da, büyük depremde kaybetmişti. Sonraki ömrü hep burada geçti. Eski günlerinden pek söz etmezdi ama depremin yıldönümünde, her 17 Ağustos’ta otobüs terminaline gider, akşama kadar İzmit otobüslerinin geldiği yerde otururdu.”

Ayrılırken sordum, “Hırkayı o vermişti galiba size?” Seher hanım mahcup bir bakışla “Evet” dedi, “O yüzden hava sıcak da olsa bu hırkayı giymeden edemiyorum.”

O akşam elimde fotoğraf, bilgisayarın başında düşünüyordum. Teyzelerin Yunanistan’da hangi şehre yerleşmiş olduklarını bulmak pek kolay olmayacaktı. Resime dalgın dalgın bakarken saat kulesi dikkatimi çekti. Teyzeleri unutup onu incelemeye başladım. Bu kuleyi bir yerden gözüm ısırıyordu. Önce internetten Yunanistan’daki saat kulelerinin resimlerini arayıp fotoğraftakini bulmaya çalıştım, fakat bu işten kısa sürede vazgeçtim. İnternette o kadar çok “Yunanistan’da bulunan saat kulesi” fotoğrafı vardı ki aradığımı bulmam mümkün görünmüyordu.

İnsan bir soruya kafasını takınca bilinçaltı da o sorunun cevabını bulmak için sürekli olarak faaliyet gösterirmiş, sonra beklenmedik bir anda doğru cevap su yüzüne çıkarmış. Burada da öyle oldu. İlk ipucunu o gece yatarken, uykuya dalmadan hemen önce hatırladım: Siyah beyaz bir sinema filminde görmüştüm ben bu kuleyi. Ertesi gün ilk işim film arşivimi gözden geçirmek oldu. Neyse ki arşivimde Yunanistan’da geçen siyah beyaz film sayısı çok fazla değildi; birkaç filmi bölüm bölüm seyrettikten sonra akşama doğru istediğim görüntüleri yakaladım; Theo Angelopoulos’un ilk filmi idi aradığım. Orada kadınla erkeğin bir günlüğüne köylerinden ayrılıp gittikleri kasabada, Ioannina’da, yani Türkçe adıyla Yanya’daydı bu saat kulesi ve onun içinde bulunduğu park. Evet, Yanya mübadillerinden yardım isteyecektik.

Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Yanya’dan gelmiş Türkler Anadolu’dan Yanya’ya gitmiş Rumlarla haberleşiyordu. Anadolu asıllı Yanyalıların internetteki forumuna Angeliki Hanım’ın hikâyesi ile elimizdeki fotoğraf kondu. Aradan bir hafta geçmeden büyük teyze Eleni Apostolidis’in oğlu Pavlos’tan gelen e-postadan öğrendik ki Eleni Hanım beş altı yıl önce ölmüştü, küçük teyze Kristina ise sağdı fakat yaşı çok ilerlemişti; bir bakıcının yardımıyla hayatını sürdürüyordu ve sağlığı nedeniyle evden çıkamıyordu. Pavlos’un yaşı da altmış olmuştu. İzmit’ten göçmek zorunda kalan aile, baklava yapmayı bilen büyükler sayesinde Yunanistan’da yeni bir düzen kurmuştu. Önce küçük bir daire tutup arka tarafta imal ettikleri baklavaları öndeki dükkânda satmaya başlamışlardı. Zaman içinde çocuklardan işletme eğitimi alanlar olmuş, böylece küçük aile şirketi birkaç tatlıcı dükkânına ve tanınmış bir markaya dönüşmüştü.

İlk yazışmalarımızdan beri Angeliki Hanım’ın mezarını ziyaret etmek istediğini söyleyen Pavlos bir sonbahar günü, kendi kızı Diana ve Kristina Hanım’ın torunu Yorgo ile birlikte geldi. Mezarlığı ziyaret edeceğimiz günün sabahı seninle önce yaşlılar yurduna uğrayıp oradan Seher Hanım’ı aldık, sonra Yunanlı konukların kaldıkları otele gidip grubu tamamladık. Mezarlığın bahçe kapısından hep birlikte sessizce geçerken içimden hafif bir rüzgâr esti. Seher Hanım öndeydi, bize yol gösteriyordu. Ben senin elini sıkı sıkı tutmuştum. Kendimi bir başka ülkede, bir başka çağda imiş gibi hissediyordum. Mezarın başına geldiğimizde Seher Hanım’a, “İsterseniz Angeliki Hanım’ın vefat ettiği gün neler olduğunu anlatın, ben de konuklar için İngilizceye çevireyim,” dedim. Seher Hanım söze başladı: “Bir önceki gün fenalaşmıştı, hastanede yatıyordu. Yanında kalmak için yoğun bakıma gittim. Rica minnet, gece başında durma iznini kopardım. Beni tanıdı, gülümsedi ama konuşmaya mecali yoktu. Hiçbir şey yapamamanın sıkıntısıyla orada oturuyordum. Sabah, gün aydınlanırken ruhunu teslim etti.”

Mezar taşına gözüm iliştiğinde şaşırdım, ölüm tarihi 17 Ağustos olarak yazılmıştı. Seher Hanım’a sordum; “Gerçekten büyük depreminin yıl dönümü sabahı mı vefat etti?”

Seher Hanım “Evet,” dedi, bu rastlantıyı ben de farkettim. Hatta daha sonra müdiranımla aramızda konuştuk, ‘Her yıl giderdi ama bu yıl depremin yıl dönümünde otobüs terminaline gitme fırsatı bulamadı’ diye. Ne yapacaksınız? 17 Ağustos 1999’da kaybettiklerine yine bir 17 Ağustos günü kavuştu sayılır.”

Ben, “Ama biz o gün terminaldeydik ve…” derken sen kolumu dürtüp beni susturdun.

Mezarlığın ana kapısına doğru yürüyorduk. İki yanımızda ağaçlar vardı, hafif bir rüzgâr esiyor, yapraklardan hışırtılar geliyordu. Sen, “Galiba Angeliki Hanım büyük deprem sırasında doğru yerde olamadığını düşünüyordu.” dedin.

Sana dalgın dalgın cevap verdim: “Belki de önemli olan onun değil bizim doğru yerde olmamızdı, olduk da. Bu yıl 17 Ağustosta, otobüs terminalindeydik.” O sırada sen biraz önden yürümeye başlamıştın, son sözlerimi duyamadığın için olsa gerek bana cevap vermedin.

Esinti devam ediyor, yapraklar hışırdıyordu.

.

Caner Fidaner

Angeliki Hanim-GURBETMeraklısına not: Bu öykü, Berlin – Gökkuşağı Kitabevi’nin (Regenbogen buchhandlung) yayımladığı “GURBET – Hasret, Fedakarlık, Aşk” adlı derlemede yer almıştır. Kitabı internetten, Gitti Gidiyor sitesinden temin edebilirsiniz, ilgili sayfaya erişmek için burayı tıklayın.

Reklamlar

08/05/2012 - Posted by | Öyküler | , , , , , ,

8 Yorum »

  1. Bu bir hikaye mi Yoksa sahiden yaşadınız mı?
    Yoksa ben mi hikayeyim?
    Ali

    Yorum tarafından Ali KUYUCU | 10/05/2012 | Cevapla

    • İlgine çok teşekkürler sevgili Ali.
      Hikayenin çok küçük bir kısmı “gerçek”, ama lütfen bunu öteki okurlara söyleme… 😎
      Bence, senden gelen soruya yol açabilen yazar amacına ulaşmış demektir,
      çünkü öyküsü “büyük gerçeğin” bir parçasını olabilmiştir.
      Öte yandan, yaşadığımız hayat, kurgulardaki kadar “gerçek” olamıyor çoğu zaman.
      Caner

      Yorum tarafından canerfidaner | 10/05/2012 | Cevapla

  2. okuyucuyu adeta içine alan, orada yaşıyormuş duygusu veren çok başarılı bir anlatım, eline sağlık.

    Yorum tarafından müjgan ulutekin | 15/05/2012 | Cevapla

    • Güzel sözler için çok teşekkürler sevgii Müjgan. 😎

      Yorum tarafından canerfidaner | 15/05/2012 | Cevapla

  3. keyifle okudum Caner /
    anne tarafim Yanyanli oldugu icin simdi Angeloupulos un filmini bulup izleme meraki basti:)

    Yorum tarafından gulhan | 22/08/2012 | Cevapla

    • Çok hoş bir raslantı Gülhan, sevindim! Yanyalılar birbirleriyle haberleşiyor, gerçekten de web siteleri filan var. ABD’de Angelopoulos pek bilinmez, filmini orada edinmek zor, hele bu ilk filmini ancak meraklısında bulabilirsin. Bu konuda daha fazla işine yarayacak bilgiyi kişisel e-posta adresine göndereceğim. 😎

      Yorum tarafından canerfidaner | 22/08/2012 | Cevapla

  4. Sevgili Caner,
    Senin 9 Mayıs 2012’de AFL’74 listesine attığın bu hikayeni ben bugün, tam bir sene sonra, ancak okuyabildim. Bu yazını da, diğer yazıların gibi, sonra okumak üzere, silmeyip saklamışım. Ne kadar duygu yüklü ve kişiyi içine alıp öyküde eriten bir yazı…
    İzninle bu yazını fakülte arkadaşlarımın listesiyle paylaşacağım, çünkü o arkadaşlarımın içinde de benzer bir öyküyü gerçek hayatta yaşamış birisi var.
    Ellerine sağlık sevgili arkadaşım.
    Geylani

    Yorum tarafından Geylani Özok | 27/05/2013 | Cevapla

    • Sağol sevgili Geylani, beni ihya ettin. Hikâyeyi paylaşmanda bir sakınca yok, fakat metni epey bir redakte ettim, sana e-posta ile yeni versiyonunu göndereyim, onu paylaş istersen. 😉

      Yorum tarafından canerfidaner | 27/05/2013 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: