Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Bir Öpüşte Viyana

Öpüş (Der Kuss, Klimt – 1918)

Kargoyla Gustav Klimt’in Öpüş tablosu geldiğinde sevinmiş ve yaş günü sürprizinin o reprodüksiyon olduğunu düşünmüştün, oysa benim bambaşka bir planım vardı. Tablodaki yaygının aynısından bulmuş, daha dünden odanın ortasına sermiştim. Sabah erkenden seni uyandırdım, Öpüş’ün tam karşısına geçtik, çiçekli yaygının üstünde tablodaki figürler gibi dizüstü durduk. Çiçekli tacı senin başına, yapraklı tacı kendi başıma yerleştirdim. Sonra sana sarıldım, pozumuzu ayarladım, resimdeki gibi seni yanağından öperken kulağına fısıldadım: “Gözlerini kapat ve tabloyu düşün, ben de öyle yapıyorum.” Az sonra kalplerimiz çarpmaya başladı, ikimizi birden bir serinlik bulutu sardı, ardından yumuşak bir yere indiğimizi hissettik. “Tamam, aç gözlerini” dedim. Baktık, karşımızda yine Öpüş vardı, fakat 180X180 cm’lik özgün tabloydu bu, kırmızı bir duvarın üzerindeydi. Başarmıştık. Yukarı Belvedere Sarayı’nın Klimt salonunda, yani Viyana’daydık. Etrafına baktın, gözlerin parladı, “Gerçek sürpriz buymuş!” deyip beni tekrar öptün. Ardından 18. yüzyılda Savoy prensi general Eugène’in yaptırdığı, Barok mimarinin harika bir örneği olan bu sarayın yukarı ve aşağı binalarını, birbirinden ilginç tabloların, heykellerin sergilendiği salonları elele gezdik. Bahçeleri görünce bu müze-saraya neden İtalyanca “güzel manzara” adını verdikleri anlaşılıyordu.

Belvedere Sarayı, yukarı bina (Viyana)

Müzenin girişindeki deskte görevli birkaç genç bayandan birinin yakasında Feride yazıyordu, hemen ondan yardım istedim. Yabancı dil bilseniz bile insanın anadili gibisi yok, inanın. Aynı dili konuştuğumuzu görünce Feride’nin de yüzü güldü, hemen bir kağıdın üzerine Viyana’da gezilecek yer önerilerini yazmaya başladı. Bir yandan da anlatıyordu: “İlk gidilecek yer Aziz Stefan Katedrali ile çevresi, yani şehrin 23 bölgesinden bir numaralısı. Öğle yemeği için Viyana’nın en iyi şnitzelini yapan yerin adını, adresini buraya yazıyorum, katedrale yakın. Kuyrukta beklemeniz gerekebilir ama sakın vazgeçmeyin, beklediğinize değecek. Öğleden sonra Schönbrunn Sarayı. Akşam Viyana Operası’na gitmek ister misiniz? Tabii son gün normal bilet bulamazsınız ama, ben size, hem de çok ucuza bilet bulma yolunu öğreteceğim.” Kısa sürede nerelerden hangi tramvaylara binmemiz gerektiğini bile anlatan bir gezi planımız olmuştu. Geldiğimiz yolla geri dönebilmek için bu binaya gece gizlice nasıl gireceğimizi de öğrendikten sonra vedalaşıp kapıya yöneldik.

Hundertwasser Evi, Viyana

Az zamanı olanlar için en uygun yol Viyana’yı tramvayla dolaşmaktır diye bilinir ama, katedral civarı yürüyerek gezilmeli, biz de öyle yaptık. Kalabalık caddelerde tarihi yapılar, renkli vitrinlerle içiçeydi. Sonra Feride’nin en iyisi saydığı şnitzel restoranını bulduk. “Yediğin içtiğin senin olsun” sözüne aldırmadan, o yemeğin ardından “Şnitzel buysa benim bugüne kadar şnitzel niyetine yediklerim neydi?” diye düşündüğümü söylemeden geçemeyeceğim.

Sıra mimarının adıyla anılan Hundertwasser evi’ni görmeye gelmişti. Rengârenk, uzaktan oyuncağa benzer bir masal mekânı gibi görünen bina bize Gaudi’yi anımsattı. Zemin kattaki kafe’de gösterilen belgeselden iki uçuk mimarın iyi görüştüğünü, Gaudi denince Barselona’nın akla geliyor olmasına rağmen Hundertwasser’in Yeni Zelanda’dan Napa Vadisine, Almanya’dan Japonya’ya kadar birçok ülkede binalar yaptığını öğrendik.

Schonbrunn Sarayı, Viyana

Ardından Schönbrunn Sarayı’na geçtik. Gördük ki bir zamanlar Avrupa’nın en görkemli başkenti olan Viyana’nın anısını bu saray yaşatıyor, sayısız odaları ve bu odaların her birinde korunan gözalıcı mirasıyla. İsmi bu sarayla birlikte anılan bir tarihsel kişilik var, saraya giden caddedeki posterlerde bize “hoş geldiniz” diyen Prenses Sissi. İmparator Franz Joseph, Prenses Helene ile nişanlı iken, Helene’in kardeşi Sissi’ye ilk görüşte vurulmuş ve onunla evlenmeyi tercih etmiş. Böylece Sissi 1855’te, henüz 18 yaşında iken imparatoriçe olmuş, 1898’de bir suikastte hayatını kaybedene kadar popülaritesini korumuş. Ölümünden altmış yıl kadar sonra ardarda çekilen üç filmde, o yıllarda çok genç olan Romy Schneider Sissi’yi canlandırmış; böylece hem kendisi ünlenmiş, hem de bu tarihi kişiliği yirminci yüzyıla taşımış.

İmparatoriçe Sissi (1855, Ressam: Amanda Bergstedt)

Schönbrunn Sarayı’nın pek çok odasında, salonunda Sissi’nin izleri vardı. Fakat bu sarayda benim en çok ilgimi çeken eser, 1760’taki kraliyet düğününün misafirlerini betimleyen tablo oldu, çünkü bu tabloda dört yaşındaki Mozart da görünüyordu. Öğrendik ki küçük Mozart aslında o düğünde yokmuş, fakat hayranı olan kraliçe Marie-Therese tabloya onu da ekletmiş.

Viyana bu, biter mi? Saraydan çıktık, doğru Café Mozart’a. Graham Green’in 1947’de sık sık geldiği bu kafeyi çok sevdiğini, bu yüzden bu mekânı Üçüncü Adam filminin senaryosuna eklediğini bir yerlerde okumuştum. Baktık, duvardaki resimlerde, menüde filmin hatırası yaşıyordu. Az sonra saatin altıya geldiğini farkedip kalktık, Opera’ya yöneldik. Feride’den öğrendiğimiz gibi arka taraftaki gişelere gittik, gösteriyi ayakta seyretmeye razı olanların, daha çok gençlerden ve yabancılardan oluşan kuyruğunu bulduk, biz de sıraya girdik. Epey bekledik ama sonunda kişi başı üçer Avro’ya biletlerimizi aldık. Bizi yine arka taraftan içeri götürdüler. Salonun birkaç yerinde ayakta seyir için küçük mekanlar hazırlanmış, buralara sahneyi seyrederken dayanmak üzere yatay barlar, yani kalın çubuklar yerleştirilmişti. Hatta dayandığın çubuğun üzerindeki minik ekrandan konuşmaları istediğin dilde izleyebiliyordun. Doğrusu avizeler, salonun tavanı, duvar süsleri, hatta izleyicilerin şık kıyafetleri de sahnedeki temsil kadar ilgimizi çekti.

Opera kaçta bitti, gece Belvedere’ye nasıl döndük, gizlice içeri süzülüp Klimt salonuna nasıl gittik, tablonun karşısında aynı pozu nasıl verdik, düş hızıyla evimize nasıl döndük, hiç hatırlamıyorum. Ama sabah uyandığımda şnitzel’in tadı hâlâ damağımdaydı, Viyana Operası’nın önceki geceye ait Salome gösterisinin program broşürü de başucumda duruyordu.

.

Caner Fidaner

.

(Bu yazı Radikal gazetesinin eki Radikal İki’nin 19 Ağustos 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)

Reklamlar

21/08/2012 - Posted by | Yol Masalları | , , , , , , , , , , , , , ,

6 Yorum »

  1. Viyana gerçekten etkileyici bir yer, beni en çok etkileyen de Hundertwasser Evi olmuştu. Çok güzel bir yazı, anılarımı tazeledi.

    Yorum tarafından müjgan ulutekin | 22/08/2012 | Cevapla

    • İlgi ve takdirin için çok teşekkürler Müjgan. Hundertwasser gibi, Gaudi gibi uçuk insanlar, dünyayı daha bir yaşanırhale getiriyorlar. 😎

      Yorum tarafından canerfidaner | 22/08/2012 | Cevapla

  2. THY nı bu yumuşak ve rüyamsı uçuş için kutlarım

    Yorum tarafından esat ülkü | 28/08/2012 | Cevapla

    • Çalışanlarını işten attığından beri THY ile uçmuyoruz. 8-(

      Yorum tarafından canerfidaner | 28/08/2012 | Cevapla

  3. Şnitzelciyi çok merak ettim, şimdi, biz birbuçuk sene önce gittiğimizde tripadvisor’un “bir numara” dediği şnitzelci tadilattaydı :)) Hundertwasser evi muhteşem bir yer, kaldığımız otele de yakındı… Leopold’e gidip Schiele’yi de ziyaret ettiniz mi:

    http://www.onurataoglu.blogspot.com/search/label/Viyana

    Yorum tarafından Onur | 31/08/2012 | Cevapla

    • Sevgili Onur, hem reklam olmasın, hem de yazıyı oraya demirlemiş olmayayım diye şnitzelcinin adını vermedim, üstelik başka yerleri en iyi şnitzelci sayanlar da var. Fakat bizim gittiğimiz yeri tarif edebilirim: Aziz Stefan katedralinin (yüzünü katedralin girişine döndüğünde) solunda kalan bir sokaktan gidiyorsun, sağında kalıyor, ahşap kapı ve pencerelerde koyu yeşil renk hakim. Kapısında sıklıkla kuyruk olabiliyor. Leopold Müzesi ve oradaki Egon Schiele yapıtları, bir sonraki Viyana ziyaretimize bıraktıklarımızdan. Fakat Aşağı Belvedere’de Klimt, Schiele ve arkadaşlarının oluşturduğu çevreyi anlatan çok hoş bir sergi vardı; tabloların o zamanlar yerleştirildikleri odaların adeta replikalarını yapmışlar, böylece yapıtları özgün çevrelerine olabildiğince benzeyen odalarda sergiliyorlardı. Bu arada, adı “Klimt” olan bir filmden de söz etmek isterim. Bu filmi, 2011’de kaybettiğimiz Şilili yönetmen Raúl Ruiz 2005 yılında çekmiş, başrolde John Malkovich var. Ölüm öncesi hesaplaşmaları anlatan geridönüşler şeklinde tasarlanmış olan bu Film, en azından Klimt’in kendisi kadar uçuk, filmin “içine girmek” de hiç kolay değil. Herhalde o yüzden olacak, hem fazla bilinmiyor, hem de imdb’de 1,602 izleyiciden sadece ortalama 4.9 puan almış! Bence Klimt’i anlamak isteyenler puanın düşüklüğüne bakmadan bu filmi izlemeli.

      Yorum tarafından canerfidaner | 05/09/2012 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: