Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Havan Dayı

Rafları dolduran ilaç kutuları, reçetelerin yapıldığı tezgâh ya da arkadaki duvardaki zehirli ilaç dolabı ne kadar eczanenin bir parçası ise, Kemalettin Bey de eczanesiyle o kadar bütünleşmiştir. Kalfası tezgâhın arkasında ilaçları hazırlarken o masasında oturur. Hastayı da karşısındaki koltuğa davet eder; bir yandan hal hatır sorarken bir yandan da ona çay ısmarlar. Sohbeti kuru ve ruhsuzdur. Karşısındakinin gözlerine bakmak gibi bir alışkanlığı da yoktur. Ama kasabalılar adam yerine konulduklarını hissettiklerinden o koltukta oturmayı pek severler. Dükkânın cephesi tümden cam olduğu için caddeden her geçen Kemalletin Bey’i görür, ona el eder. O da bazen başını hafifçe eğerek, bazen gülümseyerek, keyfi yerindeyse bir elini kaldırarak selamları alır. Ama eğer ayın son günleriyse kimsenin selâmını görecek halde değildir, başını masasına eğmiş, reçetelerin, formların, raporların içine gömülmüştür. Bir elinde en ucuzundan tükenmez kalemi, ötekinde ilk çıktığında alınmış, kalem pille çalışan tuşlu hesap makinesi vardır. Kasabalı artık onun huyunu da, meşgul günlerini de öğrenmiştir, selamı alınmayanlar bundan gocunmaz. 

Kemalettin Bey işyerinde bilgisayar kullanmamaya yemin etmiş gibidir, ama bir yandan da içten içe eczanelere bilgisayar sistemi kurma mecburiyeti gelirse ne yapacağını düşünüp dertlenir. Oğlunun eczacılık okuyup işi sürdürmesini istemiş, ama on yıl kadar önce, yani oğlan üniversiteyi kazanamayınca bu plana veda etmek zorunda kalmıştır. Ara sıra kendi kendine şöyle düşünür: Neyse ki kendine iş kurdu, ticaret yapıyor, başka şehirde de olsa hayatından şikayet etmiyor. Her işte bir hayır vardır.

Yüzüne karşı değilse de kendisi yokken Kemalettin Bey’e neden hep Havan Dayı dendiği konusunda rivayet muhtelif. Evet, en görünür gerekçe eczacı olması. Kemalettin Bey kasabaya ilk geldiğinde şimdiki dükkanın az ilerisindeki köşede mütevazı bir mekan kiralamış, oraya kasabanın ilk eczanesini açmıştı. Kendi ifadesiyle “O zamanlar burası irice bir köydü”. Bir yandan mesleğinde tecrübe kazanırken bir yandan da etrafa kendini kabul ettirmeye uğraştığı o ilk yılları hasretle anıyor. Geçen yıl ölen ve gözlerinin bal rengi olduğunu iddia ettiği karısını da ilk olarak o köşe dükkanın önündeki kaldırımdan okula giderken görmüş, beğenmişti. Aynı yerde on yıl önce boy göstermiş üç katlı, çarpık bakonlu, biçimsiz apartmanın önünden her geçişinde balkonlara ters ters bakmasının gerçek sebebi köşeyle arasındaki bu duygusal bağdır.

Kimileri şöyle der: “Kemalettin Bey eczanesinden kazandıklarıyla küçüklü büyüklü bir sürü işe kalkışmış, her seferinde para batırmıştır, bu yüzden de, ‘hep havanda su dövüyor’ gibisinden ona bu isim konmuştur.” Bir başkası fısıltıyla eski bir olayı hatırlatır: Gûya fi tarihinde ilaç hazırlarken onunla maytap geçmeye kalkan kaymakamın kafasına elindeki havanı atmış, kaymakam da işi resmiyete dökmek yerine tayin çıkartıp gitmeyi tercih etmiş. Olayı görenler, “kabadayı” sözcüğüne benzeterek eczacı beye “Havan Dayı” ismini takmışlar. Eczanenin o koca camının kırılmasına da yol açan, ama sonradan kaza diye üstü kapatılan malûm olayın nasıl cereyan ettiği hakkında fazla bir bilgi olmadığı gibi, lakâbın o olayla ilgisi de kesin değil. Olay sırasında reçetesi yapılmakta olan berber Rıza sonradan reddetse de ilk anlatışlarında ‘Kaymakam Kemalettin Bey’in memleketiyle ilgili bir şeyler geveliyordu’ demişti. Dinleyenler birbirlerine sordular: Sahi, Kemalettin Bey nereli? Bilen yoktu.

Unutulmayan, ama aynı zamanda da hatırlanmayan o günden sonra kasabalının Kemalettin Bey’in üstüne gitmekten kaçındığı bir gerçek. Reçetelerinde bir problem olduğuna inananlar bile Kemalettin Bey’le tartışmak yerine sessizce kaderlerini kabullenirler, çok çok öteki eczanelerden birine gidip ilaçlarını yeniden yaptırırlar.

“Kendi lakabını biliyor mu?” diye sorarsanız, Merkez Camii’nin karşısındaki dutluk kahvede oturan ihtiyarlar size, depodan ilaç getiren motorsikletli çocuğun elindeki paketlerde bile bazen “Alıcı: Havan Dayı” diye yazdığını anlatır, arkasından da gevrek gevrek gülerler. Hatta size güvenen biri çıkarsa kulağınıza “Merhum karısının da ona zaman zaman Havan Dayı diye takıldığını duyanlar var” diye fısıldayabilir.

Bugün Kemalletin Bey’in yüzü asık. Öğlene doğru postacı büyük, sarı bir zarf içinde resmi bir yazı getirdi, yazının arkasında broşür gibi bir şeyler de vardı. Epey önce kanun çıkmış, sonra yönetmelik de yayımlanmış, bütün eczaneler bilgisayarla çalışacakmış artık. İki ay içinde bilmemne çeşidi bilgisayarlardan alması mecburi imiş. Şurada şurada kurslar varmış, sistemi nasıl kullanacağını da oralardan öğrenecekmiş.

Kemalettin Bey akşam olup kalfayı gönderdikten sonra eczaneyi kapattı. Elektrikleri söndürdü. Sokak lambasından gelen ışığın altında masasına oturdu. Cüzdanından karısının vesikalık fotoğrafını çıkardı. Ona baktı baktı, sonra yalnızca fotoğrafın duyacağı şekilde “Balım” dedi, “Nereye gideyim ben?” Karısının sesini de ondan başka işiten olmadı: “Evine dön Havan Dayı, memleketine.” Kemalettin Bey’in kaşları çatıldı, yüzü düştü, çenesi kilitlendi, her yanı iyice gerildi. “Sen ne diyorsun balım,” dedi, “Bilmez gibi konuşma. Benim memleketim yok, soyum sopum öldü, anamın evi, babamın köyü, hepsi yandı bitti, kül oldu, demek ki artık ben de bittim. Atamın evi ocağı yok oldu. Benim memleketim Dersim balım, Dersim.”

.

Caner Fidaner

Reklamlar

08/11/2012 - Posted by | Öyküler |

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: