Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Sait Bey Hadisesi

Natürmort, Şeker Ahmet Paşa, 1902

Natürmort, Şeker Ahmet Paşa, 1902

Öğleden sonranın ilk hastası oydu. Adalardan birinde ikâmet ettiğinden sabahtan gelememiş. Sarışın, kıvırcık saçlı, orta boylu bir adam. Karşıma geçti, oturdu. Yüzünde geniş bir gülümseme vardı ama herkesin çok rahat ettiği o koltukta sürekli kıpırdanıp duruyordu. İlk cümlem, “Neyle iştigal ediyorsunuz beyefendi?” oldu. Balıkçılarla gezermiş. Bir de gazetelerde, mecmualarda filan neşredilmek üzere ara sıra bir şeyler yazarmış. “Neden beni tercih ettiniz?” dedim, “Muharrir arkadaşlara bir asabiyeci sordum, zatıâlinizi tavsiye ettiler,” diye cevap verdi. Kâğıdımı, kalemimi çektim önüme, “Evet,” dedim, “Şikâyetiniz nedir?” Epey bir zaman sustuktan sonra konuştu, “Ben bir ayna kırdım”. İlk defa bir hastadan böyle bir şikâyet işitiyordum. Fazla düşünmeden sordum, “Acaba neden böyle bir şey yapma ihtiyacı duydunuz?” Hastam başını önüne eğdi, ağzından şu kelimeler döküldü: “Bunu ben de merak ediyorum. Size gelme sebebim, bu sualin cevabını bulma arzusudur.”

Tavana çevirdim kafamı, bir müddet öyle tuttum. Sonra muayenehanemin duvarlarındaki tablolara baktım. Bilhassa Şeker Ahmet Paşa’nın natürmortunu uzun uzun seyrettim. Arkasından pencerenin bordo kadife perdelerini dikkatle gözden geçirdim. En nihayet ne cevap vereceğime karar verdim: “Nerede, nasıl oldu bu iş? Evvelini, sonrasını biraz anlatır mısınız?” Kıpırdadı, koltuğa tekrar yerleşti. Peşinden “Plajda oldu. Ama evvelinin, sonrasının bir ehemmiyeti yok. O gün kayda değer bir hadise cereyan etmemişti,” dedi. Ruhiyat mesleğinde buna résistance deniyordu, yani hastanın esas meseleyi konuşmaktan imtina etmesi. Israr ettim. “Siz beni dinleyin. O günü etraflıca tasvir ederseniz merak ettiğiniz cevabı bulmağa faydası olacaktır.” Ses çıkarmadı. Söylediklerimi düşünsün diye biraz bekleyip devam ettim, “Bakın eliniz kalem tutuyormuş. İsterseniz yazıya dökün o günkü serencamınızı.” Hiçbir şey demeden ayağa kalktı, teşekkür edip gitti. O adalıyı daha sonra hiç görmedim. Fakat bu kısa muhavere zaman zaman aklıma gelir, zihnimi meşgul eder.

* * *

Şimdi siz yukarıdaki kısa notu çok ünlü bir yazarın Plajdaki Ayna adlı öyküsü ile ilişkilendirmek isteyebilirsiniz. Alâkası yok. Yani bu yazının o öykü ile hemen hemen hiç ilgisi yok. Bir kere burada yazılanlar gerçekten yaşanmış olamaz. Ben bu dosyayı ölmüş bir tabibin evrak-ı metrukesi arasında filan bulmuş değilim. Bir tatil köyünün çay salonunda oturuyordum. Gelen giden baksın diye bırakılmış gazetelerin arasında plastik bir dosya gördüm, galiba birisi orada unutmuş. Onun içinden çıkan spiralli defterde okudum bu metni. Başlığı da ben koymadım, sayfanın en üst satırında “Sait Bey Hadisesi” yazıyordu. İlla bu metinle o yazar ve öyküsü arasında bir ilişki kurmak isterseniz size şunu sorayım: Diyelim ki Şeker Ahmet Paşa’nın natürmortlarından birini çok beğenen resme hevesli bir kişi, o tabloda gördüğü şekillerin benzerlerini önündeki defterin bir sayfasına çiziktirdi. Ortaya çıkan karalama ile asıl natürmort arasında bir bağlantı var mıdır? Yoktur, değil mi?

Bence bu notlar ünlü yazardan çok bunları yazan kişinin bilinçaltı ile ilgili. Örneğin o kişi bir ayna kırmıştır da, yaptığı işi mazur gösterme çabasındadır. Ya da babası ile arasındaki çatışmayı ünlü yazarı babasının yerine koyarak dile getirmeye çalışıyordur. Belki de yazdıkları ile kimse ilgilenmiyordur, ünlü bir ismi işin içine katarak daha çok okunmak istemiştir. Velhasıl insan ne yazarsa yazsın sadece kendisini ele veriyor. Ayna nerede olursa olsun bize kendimizi gösterir ya, onun gibi.

Caner Fidaner

Reklamlar

15/08/2013 - Posted by | Öyküler | , ,

5 Yorum »

  1. Sevgili Caner…
    Yazma surecindeki ruh halini merak ediyorum.
    Hep aynı değildir ama…cogukez nasıldır.
    asuman

    Yorum tarafından asuman | 16/08/2013 | Cevapla

    • İlgine çok teşekkürler sevgili Asuman.
      Hayatımın depreminden hemen sonra antidepresan etkisinden yararlanmak üzere yazmaya başlamıştım. Depresyon geçtiyse de yazma işine devam ettim, galiba ‘yaşama hastalığı’ sürdüğü için ilâç ihtiyacı bitmemişti. Her yazı benim için yeni bir hayata başlamak gibi. Noktayı koyunca o hayat bitiyor, bir yeni ömre başlamak için sabırsızlanıyorum. Şurada sözünü ettiğim gibi => https://canerfidaner.wordpress.com/2012/02/24/yaziyorum-oyleyse-varim/ Öte yandan insanlarla iletişim kurmada zayıf olduğum için bunu telafi etmek için yazıları kullandığımı düşünüyorum. Benim için her yazı gökyüzüne atılmış bir işaret fişeği gibi. Birilerinin benim var olduğumu farketmelerini sağlayacak, nerede olduğumu anlatacak bir ışık kümesine dönüşüyor yazdıklarım. İşaret fişeği hemen söndüğü için ardından bir yenisini hazırlamam gerekiyor. Bu süreci de başka bir metaforla şöyle anlatmıştım: https://canerfidaner.wordpress.com/2011/04/15/denize-atilan-siseler/ Sonuç olarak yazmak benim için bir hastalık değil, yaşama hastalığının bir ilâcı sanki. Kendi ruhumu iyileştirmek için yine kendi ruhumdan damıttığım bir iksir. 😉

      Yorum tarafından canerfidaner | 16/08/2013 | Cevapla

  2. ‘Yaşama Hastalığı’ ilk kez duyduğum bir hastalık Caner. Biz hastalığımızın farkında değiliz galiba. 🙂

    Yorum tarafından Yılmaz Ata | 17/08/2013 | Cevapla

  3. ben de “iyi ki hastalanmışınız” diyeyim o zaman 🙂

    Yorum tarafından minemiski | 11/05/2014 | Cevapla

    • Zaten her şey yolunda gitseydi ne felsefe olurdu, ne edebiyat… 🙂

      Yorum tarafından canerfidaner | 11/05/2014 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: