Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Çiçek Bahçesi Kordoba

Mezkita'dan bir köşe

Mezkita’dan bir köşe

“Bilirim de yolları, varamam Kordoba’ya.” Artık bu şehrin adı bana Zülfü Livaneli’nin müziği ile Lorca’nın şiirinden başka şeyler de çağrıştırıyor, örneğin Mezkita adlı o muhteşem katedral-cami, örneğin her yanından çiçekler taşan beyaz evler.
Endülüs’teyiz, İspanya’nın Andalusia eyaletinde yani. Kiralık arabamızla Sevilla’dan yola çıkmışız, mütevazı tepelerle süslü geniş ovalardan geçerek Kordoba’ya gidiyoruz. İki yanımızda zeytin ağaçları, tarlalar, aralara yayılmış sığır sürüleri, boğalar. Yer isimlerinden danslara, yemeklerden müziğe kadar her alanda Endülüs kendine özgü bir bölge, Arapların ve İslam kültürünün yoğun etkisinden olsa gerek. Fakat Endülüs’ün ismi Araplardan eski. MS 455 yılında Roma’yı yağmayan Vandallar, bir süre buralara da egemen olmuş. Bölgenin Latince adı onlara atfen Vandalucia olmuş. Sonra bu isim kıvrıla büküle Andalucia haline gelmiş.
Kordoba - Roma köprüsünden görünen Mezkita ve Guadalquivir nehri

Kordoba – Roma köprüsünden görünen Mezkita ve Guadalquivir nehri

Endülüs’ün üç büyük şehri var: Sevilla, Granada, bir de Arap döneminin başkenti Kordoba. Müslümanlar beş yüzyılı aşkın bir süre buralara hükmetmişler, bu arada Kordoba’yı okul ve üniversitelerle dolu bir bilgi ve kültür merkezi yapmışlar. Bugün 350 bin kadar olan yerleşik nüfus onuncu yüzyılda bir milyonmuş. O zamanlar dünyanın en kalabalık şehri olan Kordoba’da müslüman, hristiyan, yahudi, hepsi bir arada birbirlerine saygı göstererek yaşarlarmış.
İşte şehre giriyoruz, doğrudan tarihi merkezdeki otelimize gidiyoruz. Adına ister Kurtuba diyelim, ister Kordoba ya da Córdoba, bu şehrin silueti bile insanı etkiliyor. Peki, Kordoba adı nereden? Kimilerine göre bu isim Fenike dilinde “zeytinyağı presi” demek olan “korteb” sözcüğünden geliyor. Bir başka teze bakarsanız büyük nehrin en eski adı Oba imiş, şehrin ilk adı da Kort-Oba, yani “Oba şehri” imiş. Kesin olan şu: Şehrin kültür katmanları çok eskiye gidiyor.
Kordoba - Çiçekler Çıkmazı

Kordoba – Çiçekler Çıkmazı

Otoparklı bir otel seçmemiz ne kadar iyi olmuş, diyerek aracımızı park ediyoruz, ardından hava kararmadan olabildiğince çok yer görmek için yürüyüşe çıkıyoruz. Önce şehrin ortasındaki Roma dönemi tapınağına uğruyoruz, arkasından Romalılardan kalma büyük köprüyü geziyoruz. Tarihin büyük şehirleri ya deniz kenarındadır, ya da Kordoba gibi nehir boyunda. Gezdiğimiz bu büyük Roma köprüsü de Endülüs’ün en büyük akarsuyu Guadalquivir’in üstünde. Nehrin adı ne kadar uzun ve karışık, değil mi? Merak edip kökenine baktım, meğer nehrin Arapça adı “Vadi-el-kebir”, yani “büyük vadi, büyük ırmak” imiş, sözcük İspanyolca’ya geçerken Guadalquivir olmuş.
Roma köprüsünün bir ucundaki ünlü Mezkita, bir Vizigot kilisesi olarak yapılmış, ardından yüzlerce yıl şehrin büyük camisi olmuş. Sonraki hristiyanlık döneminde katedrale çevrilmiş. Bugün ise Kordoba’nın en önemli simgesi, dünyanın dört köşesinden ziyaretçilerin ilgi odağı bir müze. Mezkita sözcüğü Arapça “mescit”ten geliyor.
Kordoba - Çiçekli balkonlar

Kordoba – Çiçekli balkonlar

Aslında Kordoba’yı tanımak için en iyi yol bol bol yürümek. Fakat biz sokak turlarımıza başlamadan önce Mezkita’nın önündeki faytonlardan birine biniyoruz, bir saat kadar süren bir şehir turu yapıyoruz. Sürücümüz kırık İngilizcesini ustaca kullanarak bizi şehrin birçok önemli yapısıyla, meydanıyla, anıtıyla tanıştırıyor. Fayton gezisi sırasında beyaz evlerin çiçekleri dikkatimizi çekiyor, yalnızca balkonlar, pencere önleri, kapı eşikleri değil, aralık kapılardan göründüğü kadarıyla hemen her evdeki avlular, buradaki adıyla “patio”lar da renk renk çiçeklerle dolu. Her yıl Mayıs ayında “Çiçeklerin Savaşı” festivali oluyor Kordoba’da, bu patio’lar süslenip ardına kadar açılıyor, en iyi bahçeler seçiliyor. Düşünüyorum, bunca güzel çiçeğin bir arada açması için toprak, su, hava, ışık… Hepsi bir uyum içinde olmalı.
Kordoba - Plaza del Potro - Midilli Meydanı

Kordoba – Plaza del Potro – Midilli Meydanı

Ertesi sabah Mezkita’nın kapısında, bilet gişesindeyiz. Görkemli yapının ilk bölümü bir portakal bahçesi. Bütün Endülüs’te sarayların, katedrallerin en güzel yerlerinde portakal bahçeleri var. Ağaçların arasına girip gözlerimi kapatıyorum, yaprak hışırtılarını hissediyorum. Ninemin masalından hatırladığım, ikiye bölünce içlerinden peri kızı çıkan portakallar olsa olsa buralardadır, diyorum içimden. O koca binanın içinde kendimi hem küçücük hissediyorum, hem de bir yüceliğin parçası imişim gibi geliyor bana. Bir zamanlar bin tane olduğu söylenen sütunların 850’si ayakta. Yapının her köşesini müslümanlar da, hristiyanlar da ince ince işlemiş. Gerisini yazıya dökmek benim harcım değil, buraya gelmek, görmek, işitmek, koklamak, hissetmek gerek.
Mezkita’nın çevresinde gezerken küçük bir meydanla sonlanan ünlü Çiçekler Çıkmazı’nı buluyoruz. Sonra dar sokaklarda dolaşırken aradan gözüme çarpan sinagogun 14. yüzyılda yapıldığını, 1885’te ulusal anıt ilan edildiğini öğreniyorum. Kordobalıların yabancılara nasıl yumuşak davrandıklarını da hatırlayınca çiçeklerin sırrını anlıyorum. Bu şehrin insanları kendi inancından olmayanları dışlamıyor, burada farklı dinlerden olanlar, hatta dini inancı olmayanlar bir arada, huzur içinde yaşıyor. Müslüman, hristiyan, yahudi ve üç inancın da dışında olanların insani alışverişi, ortak yaşamı Kordoba’nın çiçeklerini de coşturuyor, tıpkı uygun dozlarda bir araya gelen toprak, su, hava, ışık gibi.
Kordobalı ressam Julio Romero de Torres - Portakallar ve Limonlar

Kordobalı ressam Julio Romero de Torres – Portakallar ve Limonlar

Otelimiz Plaza del Potro’da. Bu meydanın ortasında 1577 tarihli bir Rönesans havuzu var. Meydandaki birkaç müzeyi geziyorum, Kordobalı ressam Julio Romero de Torres’in tablolarına hayran oluyorum. Fakat bu meydanda beni bekleyen bir başka sürpriz var. Duvardaki yazıdan anlıyorum ki Cervantes, Don Kişot’ta bu meydandaki hostelden söz ediyormuş, orada kalmış da. O hostel 1972’de kapanmış, bugün orası Flamenko Evi. Bizim otel ise eski hostelin bitişiğinde. Yani birkaç yüzyıllık zaman farkını dikkate almazsak, dün gece büyük yazarla bitişik evlerde uyumuşum. Yoldan döneli epey oldu, ama ben hâlâ çözemedim bilmeceyi: O otelde kalmamız bir raslantı mıydı, yoksa aslında Kordoba’ya Cervantes’le selamlaşmak için mi gitmiştim? Ama şimdi her şey bir yana, müzik zamanı geldi. O halde parçayı baştan alalım: “Ay kocaman, at kara, torbamda zeytin kara…”
.
Caner Fidaner 
.
(Bu yazı Radikal gazetesinin eki Radikal İki’nin 29 Eylül 2013 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)
.
Meraklısına bağlantı: Yazının başındaki ya da sonundaki italik sözcüklerin üzerine tıklarsanız söz konusu parçanın klibini, İspanya İç Savaşı’ndan görüntüler eşliğinde izleyebilirsiniz.
Reklamlar

06/10/2013 - Posted by | Yol Masalları | , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

6 Yorum »

  1. bugün bile güzelliğini koruyan mekanlar. yazınız için teşekkürler.

    Yorum tarafından Hami Koç | 06/10/2013 | Cevapla

    • ben teşekkür ederim ilginize… 😉 Caner

      Yorum tarafından canerfidaner | 06/10/2013 | Cevapla

  2. akşamın ninnisi ve atlının türküsü, Lorca’yı 15 yaşında annemin kütüphanesinde keşfetmiştim… Kendimi iyi hissetmek için o zamanlar döner döner dua gibi bu şiirleri okurdum.. Yazınızı okurken duaları mırıldanmadan edemedim.. Yüreğinize sağlık…

    Yorum tarafından Nilden Ersoy | 15/09/2014 | Cevapla

    • Çok teşekkür ediyorum ilginize. Böyle keyifleri paylaşmak ne güzel. 🙂

      Yorum tarafından canerfidaner | 17/09/2014 | Cevapla

  3. Sevgili Caner beni Lorca ile tanıştırdın , bu yazıyla nerelere götürdün çok teşekkürler

    Yorum tarafından goncairem | 03/02/2015 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: