Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Bordo Bavul

Bordo BavulHavalanırken uyukluyordum, bari alçalırken seyredeyim aşağıyı. Pencere kenarını manzarası için istemedim mi? Köyler oyuncak gibi, ne hoş. Elimi uzatsam yerlerini değiştirirmişim gibi geliyor. Yok kızım, nerdeee? Sen öğrenciliğinden beri şikayet ede ede oturduğun evini bile değiştiremedin daha. Hatıraların varmış. Ne hatırası? Yaşın ne başın ne, ilk işinde iki yılını daha yeni doldurdun. “Saçlarını sarıya boyat, kolay iş bulursun” dediler ama iyi ki feda etmedim güzelim siyah saçlarımı. Omuzlarıma dökülüyorlar şimdi, herkes dönüp bakıyor. Kapı gibi özgeçmişim var, yeniden iş arasam üniversitem yeter. Diploma törenime hasta hasta gelmişti babam. Öyle avurtları filan çökmüş. Yat dinlen baba, gelme, sana törenin filmini getiririm. Canım. Olmaz kızım, tek kalmışım zaten. Asıl tek kalan ben oldum. Bari bir kardeş yapsaydınız bana. Vaktinde iniyoruz. İyi iyi. Daha iki saat önce yatak odamda bavul yerleştiriyordum. Hayat ne kadar hızlandı. Hadi ordan, hayat bir yere gitmiyor, biz hızlanıyoruz. O odadan bu koridora koş, o sokaktan öteki caddeye yetiş. “Ne yapıyorum?” diye hiç düşünmeden. Sanki yerde çizgiler var, onları izliyorsun koştura koştura. Bir yandan da elindeki tekerlekli bavulu sürükle. Böyle kısa yolculuklar için küçük bir valiz alsam? Uçağa da alırlar, kolaylık olur. Büyük bavulun da faydası var, onu bunu sığıştırmak için uğraşmıyorum. Sabah koydum yatağın üstüne bordo bavulumu, attım içine iki üç parça, tamam. Altı üstü bir hafta sonu değil mi? Akşamdan hazırlansam ya, olmuyor işte. Yetişmiyor. Akşam kuaföre gitmesem de olurdu örneğin. Şu Gökhan için değer mi, değmez mi bilemiyorum ki. Göreceğiz bakalım. Kızıl saçlı çocuk arka koltuktan bana sesleniyor. Efendim? A, yok sağolun, arkadaşım gelip alacak. Böyle bir atak yapacağı belliydi yakışıklının. Uçağa bindiğimizden beri bana bakıp duruyordu. Şimdi de şansını deniyor. Boş ver. Benim oyuncak evler irileşmiş. Arabalar iyice seçiliyor. Sıra sıra gidiyorlar. Havaalanına gelen yol şurada. Bu arabalardan birinde de Gökhan var herhalde. Ya, ben şimdi bu adama nasıl sesleneceğim? Gerçi sonradan epey telefonlaştık ama epi topu iki ay öncesinden bir gecelik tanışıklığımız var. “Gökhancığım” derim herhalde. Telefondaki gibi. Hem bakalım o ne kadar samimi davranacak? Ağzı lâf yapıyor maşallah, fıstık mıstık diye. Hangi arabada ki? Dur, tahmin edeyim. Olsa olsa şu büyük beyaz arabadadır. Yok yok. Üstü açık kırmızıda olsun.

Orta şeritten üstü açık kırmızı bir araba gidiyor. Cumartesi sabahı vakit erken de olsa burası böyle. Önümde kamyon, arkamda koca minibüs. Aralarda taksiler. Yol kalabalık. Olsun. Akıp gidiyoruz işte. Tamam canım kardeşim, korna basıp durma, yanaştım sağ şeride, geç, solla beni. Altgeçitler yolu kısalttı, iyi oldu ama anacaddenin yanıbaşına koca bir alışveriş merkezi inşa etmek ne oluyor? Bu ne turşu… Nasıldı o ya? Aman aman dur saat kaç oldu, geldi mi ki bu kız? Yok, daha vakit var. İyi iyi. Havaalanı dönüşüne az kaldı. Şu alçalan uçak onunki galiba. Zaman uygun. Uçak sarı, şirketi de tutuyor. Eh, ola ki yetişemedim, az biraz bekleyiverir. Hanımefendiyi ben mi çağırdım kırmızı kurdeleli davetiyeyle? Dumanlı kafayla ‘sen de bana gel’ demişim. Öyle bir davet yani. Fakat o gece bir başkaydı ha. Anlat anlat bitmez. Kaçtı skor? O yumuşak kıvrımlar. Şimdi de ellerim karıncalanmaya başladı, nefesim hızlandı. Dalgaya düşüp o keskin virajı kaçırmayalım. Ne konuştuydum acaba? Bir vaad filan? Yok canım alkollü de olsam yapmam öyle şey. ‘Evli misin?’ dedi miydi? Onu boşver, asıl ben ne söyledim? İz miz yok parmakta. Yıllardır yüzük takmıyorum. Hiçbir arkadaşım takmıyor ki. Mukadder’e kilo aldım, sıkıştırıyor filan deyip idare ediyorum. İyi ki bugün oğlanın okul toplantısına gidiyor. Yola çıkmıştır çoktan. Şehrin öbür tarafına doğru. “Adım Esra” derken elimi nasıl yakalamıştı öyle. Ben hep ‘fıstığım’ demiştim. Telefona Rıza diye kaydetmişim. İki üç gün sonra aradı, ben “Kimdi bu Rıza?” diye düşünürken çınlayan sesiyle “Gökhancığım merhaba. Ben Esra, senin fıstığın. N’aber?” dedi, sonra da kıkırdadı. Tanıdım hemen. Telefona yazmak için kafiyeli filan bir isim bulmalı ki kolay hatırlayayım. Çıtır çıtır bir sesi var. Hele gülmesi. Kulağıma giriyor da orada kalmıyor o kesik gülüşler, vücudumun her yerini dolaşıyor, kolumu, bacağımı, sonunda da… Yüzüne düşen zülüfler, bir kısmı ağzının içinde. Arada dilini çıkarıp yalıyor o tutamları. Uzun, kara, dalgalı saçları yumuşak, pamuk gibi. Yok yok, bulut gibi. Teni de öyle, dokununca elim kayıyor üzerinde. Genç de ondan. Boyu ne kadardı? Dans ederken sarıldım o kadar ama boyunu anlayamadım. Barın içi loştu. Ne loşu, basbayağı karanlıktı. Sonra tenha sokak. Direkteki lambanın soluk ışığında neyi ne kadar görebildiysem. Sağ koluyla belime sarıldı, başını eğip omuzuma koydu. Demek ki çok da uzun değil boyu. Ben de önce beline sarıldım, sonra elimi aşağıya kaydırıp arkadan mini eteğini avuçladım. Taksi durağına kadar öylecene gittik. Havaalanına yaklaştık, arabalar arttı. Şu girişteki polisler ne iş yapar ki? Asker gibi tek sıra önlerinden geçiyoruz da arabalarda kim var kim yok, bakmıyorlar. Sonra güvenlik diye uçağa parfüm şişesi sokmazlar. Evvela şu insanlara bir bakın. Hırlısı var, hırsızı var. Saçlarının kokusu burnumda hâlâ. Çiçek miydi, lavanta mı? Dur yavaş gideyim. Uçak anca inmiştir, kız hemen çıkamaz. Taksiye binince fark ettim o kokuyu. Ben kafamı toplamaya çalışırken evinin adresini veriverdi şoföre. Sonra başını kucağıma doğru kaydırdı. Saçlarını okşamaya başladım. Bir yandan da taksici bizi dikizlemesin diye diken üstündeyim. Ensesinin maşallahı vardı. Araba hart o tarafa hart bu tarafa, köşelerde savuruyor filan. Bir bıçak çıkarsa, “sen çekil kenara” dese ne yapardım? Bayağı gittik öyle. Ev neredeydi? Amaaan, sokakları görecek hal mi vardı bende? Sabah desen, dönüyordum, erkenden havalanına gittim. Bir tek evin yakınındaki az ağaçlı bol çiçekli parkı hatırlıyorum, meydandaki heykel var bir de. O sabah kendimi pek yakın görmüştüm o boğa heykeline. Yolcu çıkışlarının oraya geldik. B kapısı. A kapısı. Arka arkaya çeşit çeşit arabalar. Hepsi de sağa çekip durmuş. Dörtlüleri yakmışlar. Hah, şu arada bir araçlık yer var. Hemen kapayım, motoru durdurup bekleyeyim. Polis yanaşanlara ses etmiyor ama yerler dolduktan sonra gelenlere “yürü, yürü” diye düdük çalacak. Nasıl olsa plakayı gönderdim mesajla, hiç inmesem mi? Olmaz, ana kapıya gitmem lâzım. Yoksa kabalık olur. “Bavulunu alınca telefon et” demiştim. Gideyim gitmesine de işin içinde tanıyamamak var. Feysteki fotoğrafları hep güneş gözlüklü. Kıyafeti kim bilir nasıl olacak, saçını başını da değiştirdiyse aval aval suratına bakıp kalabilirim. O zaman tam filim oluruz. Gençti ama talebe değildi, ‘çalışıyorum’ demişti. Kapıdan çıkan yok daha. Esra o koca bagaj salonundadır herhalde, üzerinde bavullarla dönen şeylerin önünde.

Binanın yeni olduğu belli, yine de fazla bagaj bandı koymamışlar. Şu koca mekânın ortasında beş altı tane var sadece. Şu anda hiçbiri dönmüyor. Hangi havaalanıydı o, elli üç şerit saymıştım? Beş numaralının önünde toplaşmaya başladı insanlar, bizimki o olsa gerek. Şu tavandan sarkan televizyon ekranı gibi şeye bakayım. Evet, beş yazıyor. Babam olsaydı hemen “Monitör desene kızım, adı var o nesnenin.” diye çıkışırdı. O yanımdayken hep diken üstündeydim. Ondan mı tutuk oldum yoksa? Yok canım, sen misin tutuk? Adamı evine götür, geceyi beraber geçir. O da iyi geceydi ama. Sonra arada tek tük telefonlaş. Ardından adamın iki ay önce yarım ağızla yaptığı daveti ciddiye alıp ‘hafta sonunu geçirmeye sana geliyorum’ diye telefon et. Hazırlan, giyin, süslen, cumartesi sabahın köründe geciktim gecikiyorum koşturmacasıyla nefes nefese uçağa atla. Neymiş, ‘tutuk kalmışım’. Hah, gülerim buna. İnsan önce kendini tanımalı. Şu kızıl saçlı hâlâ bana bakıp duruyor. Çillerine mi güveniyor, uzun boyuna, yapılı vücuduna mı? Yoksa üzerinde takım elbise, elinde iş adamı çantası, o havalı pozlarına mı? Bagajlar gelmeden usul usul yamacıma gelmezse ne olayım. Bizim bant duruyor hâlâ. Yok Adonis kılıklım yok, uçakta seni kibarca reddettim ya, artık dolanma etrafımda. İlla “Kocam gelecek” mi deseydim yani? Kuafördeki derginin hakkı var, ‘Erkekler beğendikleri kadını elde etme umudunu asla kaybetmezler’miş. Öyle hakikaten. Uçak güzel indi. Hafifçe sallandı, yere değdiğimizi hissettik. Anında bütün yolcular fırladı ayağa. Yurtdışında böyle olmuyor. Bizim memlekete has bu zıplama alışkanlığı. Her seferinde içten içe kızıyorum yolculara. Gene kızdım. Hele durun bir. Kapılar kim bilir ne zaman açılacak. Beklersiniz işte böyle dip dibe, ayakta. Hele uçak durduğu anda cep telefonlarına saldırmak ne oluyor? Sanki bütün anababalar, sevgililer, kocalar, karılar ellerinde telefon, çalsın diye alesta bekliyorlar. Ben uçağın iniş kapısı açılana kadar otururum koltuğumda. Sarı badana saçlı hostes hanım kapının yanına dikilmiş, suratına bir gülücük yapıştırmış, her inene iyi günler, iyi günler diye kukla bebek gibi baş sallıyor. Dip boyası da gelmiş, umurunda değil. Uçak boşaldı, en son ben indim. İtiş kakış koşturmanın hiç âlemi yok. Zaten bavul bekleyeceğiz. Bu ayakkabıları giydiğim iyi oldu. İlk gördüğünde babam ters ters bakıp “Kaç para verdin bu alaca papuçlara?” demişti. Ama ben zaten bu rengârenk görünüşlerini sevdim vitrinde görür görmez. Topuğu abartılı değil. Burnu biraz dar, o değişik gelebilir. Ama rahat, sıkmıyor ayağımı. Bu hâki pantolonun altında iyi duruyor, elimdeki renkli çantayla da takım oldular vallahi. Bant dönmeye başladı mı? Yok. Daha duruyor. Gökhan geldi mi acaba? Geldiyse beklesin biraz. Plakayı biliyorum, kapıda yoksa çıkınca bakınırım, olmadı telefonla ararım. O ne? Yandaki boş bantta bir bavul. Kendi başına kalmış. Üzerinde sarılı turunculu çiçek desenleri var. Yalnızlığı içimi acıttı. Belli ki sahibi bir kadın, belki de bir genç kız. Öyle alelade eski, püskü bir şey olsa neyse. Değil, yepisyeni. Anlaşılan az önce bir sürü arkadaşıyla beraber getirdiler, o banda attılar. Bekleyen herkes kendi bavulunu aldı. Buncağız yalnız kaldı. Bant bir döndü, iki döndü, sonra durdu. Bizimki ne olduğunun farkında değil. Hâlâ bekliyor, sahibi gelip alsın diye. Kadıncağız nerede ki? Belki yolunu kaybetti ya da tuvalete gitti, az sonra gelecek. Eğer öyle ise önemli değil, buluşmaları tatlı bir heyecan verir ikisine de. Kimbilir, belki de sahibi başka uçağa bindi, bavulunu yanlışlıkla buraya gönderdiler. O zaman birkaç güne kadar buluşacaklar demektir. Heyecan artmış olur o kadar. Daha kötü ihtimaller de var. Ne bileyim, kadın ölmüştür örneğin. Kocası, çocukları kim bilir ne zaman gelip teslim alırlar bavulu. İçinden çıkan giysileri “annem, annem” diye tek tek yüzlerine sürerler, ağlarlar. Babam olsa şimdi “Saçmalama Esraaaaa” der, arkasından suratını asardı. Sanki kendisi annemin giysilerini “Nesrinim, Nesrinim” diye yüzüne sürüp ağlamadı. Hastalığı bile o sıkıntıdan çıktı belki de. Doğru dürüst boşaltamadığı üzüntü ur olup midesinden pırtladı işte. Bavul çaresiz kalmış, ondan dertlendim. İstese de bir şey yapamayacak. Gideyim dese gidemez, döneyim dese dönemez. Biri gelip götürene kadar bekleyecek orada. Hah, bizim bant çalışmaya başladı. Dönüyor. Benim bavul gelene kadar şuradan Gökhan’a bakmaya çalışayım. Bir sürü araba görünüyor, epey kalabalık var. İnsanlar tek tek farkedilmiyor ki.

Şu bekleme işini hiç sevmem. Binaya en yakın şeride sırf taksileri alıyorlar. Biz de yolun bu şeridinde nöbete devam. Hadi bakalım. Mesaj gelmedi, çıkan yok. Burayı bulduğumuza da şükür. Az geç kalsam o da yoktu. Arka taraftaki şişman polis yeni gelenleri bekletmiyor, devam devam deyip gönderiyor. Dur, dur. O ne ya? Şu uzaklaşan mavi araba Mukadder’inkine ne kadar benziyor? Plakasını göremedim ama aynı boktan renk, aynı marka, aynı model. Katalogdan görüp “illa bu maviden” diye tutturmuştu da kaç ay beklemişti sonra. Buralarda ne işi var canım, değildir. Okulda o. Toplantıda. Peşime düşecek hali yok herhalde. Çıksa şu Esra da basıp gitsek Süleyman’ın otele. Kızı bırakıp doğru işe gideceğim. “Biz cumartesi yarım gün çalışıyoruz” dedim. Beklesin beni otelde. Öğlene kadar durumu ayarlarım. Bereket Süleyman sağlam çocuktur. Geçen yılki vukuatta Mukadder’in savcı gibi sorduklarına taş gibi sağlam cevaplar verdi valla. Elemanları da öyle. Yok yenge, biri uydurmuş, Gökhan ağabey yalnız geldi hafta sonu, iki adam geldi İngilizce konuşan, beraber toplantı yapıp akşam yemeği yediler. Sadece Süleyman değil, bütün otel ekibi iyiydi, ser verip sır vermediler. Yeminle filan ikna ettiler bizimkini. İşte, çıkmaya başladılar. Dur gideyim kapıya. Aman dikkat, hafta sonuna ters başlamayalım.

“Esra, fıstığım!”

“Gökhaaan, buraya kadar geldin ha, ne tatlısın, sağol. Ben gelirdim otobüsle filan şehre yaaaaa!”

“Yok canım, ne demek, olur mu öyle şey, geliyorsun diye… Hani sen uçtun ya, ben de burada uçtum valla.”

Sarıl, sarıl, saçlarımı da okşa. Sabah duş yapmış, belli. Eli hemen arkamda, aşağıya doğru gidiyor. Dur bakalım Gökhan Bey, pardon Gökhancığım, n’oluyoruz? Hele bir…

“Evet, bu bordo renkli bavul benim. Etiketinde Esra değil başka isim yazılı ama aldırma, eskiden kalma o.”

Hah şöyle, kap bavulu, at arabanın bagajına. Markasını göremedim ama araba yeni görünüyor. İş adamıyım demişti. Kim bilir hangi işin adamı? Bir punduna getirip sormalı. İşini boş ver, hakikaten adam olsa daha ne isterim. Yaşı kaç acaba? Benden en az on yaş büyük. Fazlası var eksiği yok yani. Ooooo, kapımı açtı, iyi. Şimdilik hoş tutuluyoruz.

“Eeeee, nereye gidiyoruz Gökhancığım? Yazlığına mı götürüyorsun beni?”

“Yok. Yazlığı kapattık. Burada adettendir, okullar açılınca herkes şehirdeki evine döner, deniz kenarları birden bire tenhalaşır. Yakın bir arkadaşımın çok güzel bir oteli var, orada kalacağız.”

Kesin evli bu. Ne demek “yazlığı kapattık”? Kimle beraber kapattınız? Zamanını okullara göre ayarladığına göre çocuğu da var. Aman olsun, bana ne, adamı nüfusuma mı geçireceğim? Ben şu hafta sonumu tatsızlık olmadan geçireyim, başka bir şey istemem. Hem dinleneyim biraz, hem de… Bakalım. Kısmetimizde ne varsa kaşığımıza o çıkar.

“İyi. Farketmez. Otel olsun.”

Oh, buraya kadar falso vermedik. Hatırladığımdan da fıstıkmış bizim Esra. Saçlar filan o biçim. Endam yerinde. Bak yine kalbim çarpmaya başladı. Şu yolda biraz konuşmam lâzım, sohbet filan. Yoksa beni yabani sanacak. Ama ya saçmalarsam? Kız cin gibi bakıyor, açığımı arıyor sanki. Böyle durumlarda havalar imdada yetişir.

“Esracığım, en güzel mevsimde geldin. Bizim aşırı sıcaklar geçti, yağmurlar daha başlamadı. Sende ne var, ne yok?”

“İyi.”

Yaşadık valla. Har lâfı böyle ağzından kerpetenle alacaksak hafta sonu keyif mi yapacağız, dert mi çekeceğiz bilmem. Bak İzmirli kızlar böyle değil işte, konuşurlar. Kızım sen istedin gelmeyi, şimdi ne bu surat? Neyse canım, hele biraz ısınalım birbirimize. İnsanın yeni bir arabaya alışması bile vakit alır, birkaç deneme sürüşü yetmez. Otele geldik işte. Süleyman burada değil. Resepsiyonda o Manisalı sarı çocuk olacakmış. Neydi adı yaa. İyidir o da. Şimdi oteli övsem arada buraya mı geliyor diye düşünecek. İnsan yazlığı olan yerde otele niye gelir? Prensibi unutma Gökhan, lüzumsuz konuşma yok.

“Esracım, beni affedecek misin? Seni böyle otelin kapısında bırakıyorum ama odan, her şeyin hazır. Bak, bavulunu taşıyacak genç de geldi. Sen yerleş, dinlen. Ben öğlene varmaz gelirim. Ecnebilerle toplantımız olmasa hiç gitmezdim ama, çare yok. Bazen böyle oluyor işte. İstediğimizi değil, mecbur kaldığımızı yapıyoruz maalesef. Al çocuğum bavulu.”

“Olsun canım, seni engellemek istemem. İşin bitince gelirsin.”

Tamam tamam, anladık. Git sen işte işine mi nereye gidiyorsan. Bu kadar eziklendiğine göre bir dümenin var ama anlamazdan geleceğiz artık. Ben çocuk değilim. Zaten yalnız yaşıyorum kaç zamandır. Başımın çaresine bakarım.

Resepsiyondaki kıvırcık sarışın çocuğun kıyafeti amma paspal öyle? Ucuz tişörtlü otel görevlisi mi olur? Bana da dikkatli dikkatli bakıyor. Kimse bunlara müşteriye nasıl bakılacağını öğretmemiş mi? İyi, kayıt kuyut işi tamam. Haydi, ver anahtarımı çıkayım. Bavulcu çocuk önden gitmiş bana asansör tutuyor. Bak sen, üç katlı binaya asansör ha? Dışardan pek gözüm tutmadıydı ama fena otel değil galiba burası. Asansör beni hep kasar. Neredeyim? Niye buradayım? Ben mi istedim buraya gelmeyi? Niçin istedim? Neyse katımıza gelmişiz. Daracık bir koridor. Sağol canım, kapının kartla nasıl açılacağını biliyorum. Televizyon kumandasını da anlatmana gerek yok. Bir an önce git de şuraya uzanayım. Bahşişini Gökhan Bey’den alırsın artık. Güle güleeeeee.

Offf. Yok, aslında “oh” demem lâzım, yatak yumuşacık. Düz bir tavan. Ortası açık olaydı keşke de gökyüzünü göreydim. Beni getiren uçak dönerken sabahki koltuğumda oturup aşağıyı seyreden her kimse ona el sallayaydım. Ama aramızda bulutlar var. Önce kalın beyaz kümeler. Birleşiyorlar. İnceliyorlar, pike gibi üstüme doğru geliyorlar. Beni örtüyorlar. Yoksa kendini sağa sola atan kar taneleri mi onlar. Nereye gideceklerini bilmeden çırpınan. Bir serinlik.

Amaaaan. Odaya yerleşmeden içim geçmiş. Ne kadar oldu buraya uzanalı acaba? Eh, fazla olmamış, daha öğlene vakit var. Sonra boşaltırım eşyalarımı, önce çıkıp biraz yürüyeyim. Hayat Bilgisi’nin “Çevremizi Tanıyalım” ünitesi olsun. Bavul kalsın yatağın üzerinde, çantamı alayım yeter. Cep telefonumu da unutmayayım. Zaten kaç basamak ki, merdivenden ineyim. Duvarlara güzel tablolar asmışlar. Şu kartı resepsiyona bıraksam mı acaba? Resepsiyoncu çocuk cep telefonuyla konuşuyor. Sinirli gibi. Sesini yükseltme çocuğum, otel burası.

“…n Abi buraya gelmedi yenge. Yeminlen bak. Vallahi de billahi de. Bugün şu otelin…”

O ne ya, oğlan beni görünce suratı karıştı, tırsmış gibi arkasını dönüp öteki köşeye kaçtı. Sesini de alçalttı. Bir elinde telefon, öteki eliyle de o fanilaya benzer tişörtünü çekiştirip duruyor. Dur bakayım, neler anlatıyor?

“…kapısından içeri adım attıysa gözüm çıksın. Sabah havaalanına gidip gitmediğini bilemem ki. İş adamı o yenge, geleni olur, gideni olur. Sen gördüm diyorsan… E ben ne diyeyim şimdi? … Yok yenge buraya niye geleceksin, ne lüzumu var? … Sen bilirsin tabii, gelirsen başımızın üstünde yerin var. Sen boşuna yorulma diye ben öyle şeyettim. … Evet, evet. Yenge müşteri geldi, şimdi kapatıp seni az sonra arayayım, olur mu?”

Bu oğlan huyundan mı böyle huzursuzlandı, yoksa Gökhancığımın fırıldaklarından birine mi şahit oluyorum? Aman madem karar verdim, geldim buraya, artık bu pimpirikliği bıraksam iyi olacak. Kim bilir kiminle konuşuyordu resepsiyoncu. Bu Gökhan’ın yaptığı da yani. Kapıda bırakıp gitti. Burada kaldım böyle. Bekliyorum. Gelecekse gelsin artık.

“Merhaba, biraz etrafı dolaşayım, gazete alayım diyorum. Yakınlarda gazeteci var mı? Sonra da çay içecek bir yer, deniz kenarında?”

“Var hanımefendi. Caddeye çıkınca sağa dönün, ilk köşede gazete büfesini göreceksiniz. Sonra devam edin, sahile inersiniz, deniz kenarında kafeler var. Bazıları sezonu kapattı ama bazıları açık. Mavi Kafe var mesela, mavi sandalyeli, o iyidir. Gevrek, kumru filan da bulursunuz orada. Şu ilerde solda görünen yeri mi sordunuz? Orası otogar. Büyük şehirlere giden otobüsler kalkıyor oradan. Yok, daha seferler bitmedi, yağmurlara kadar devam eder. Öndeki? Bakayım, ha evet, on bir otuz İstanbul arabası o. İşte on, on beş dakikaya kalkar. Tabii efendim, ne demek, Gökhan Abi gelince sizi ararım hemen. Siz bana numaranızı verin, Hayır, estağfurullah, hiç zahmet olmaz.”

Valla bu Gökhan Abi pek işini biliyor. Bu seferki kız iyice havalı. Bilmesem artist mi derim. Kolun taktığı o kırmızılı yeşilli çanta pahalı bir şeye benziyor. Ayakkabıları da öyle. Dik dik yürüyor. Kapıdan çıkışı bile bir hoş. Ah anacım, ah. Aman bilmedik yerde çalışma da haram para girmesin kursağına dedin, anası köylümüz diye getirip beni Süleyman Bey’e teslim ettin. Bu otele geleni gideni sana anlatsam daha da beni yollamazsın buraya. Bak dediğim gibi sağa doğru döndü, denize doğru. Neyse ki telefonda söylediklerimi tam duymadı. Ben de tedbirsizlik ettim yani. Aşağı inebilir diye düşünmem lâzımdı. Olay molay çıkarsa kabak benim başıma patlar şimdi. Hemen dönmez inşallah, Gökhan Abi’yi arayıp yengeyle konuştuklarımızı aktarayım. Sonra niye söylemedin diye tantana yapmasın.

Dur, dur, o ne o? Gökhan Abi’nin manita, adı neydi, Esra Hanım ne yapıyor öyle, niye otogara gitmiş? Koltuğunun altında gazetelerle otobüsün yanındaki kadın o değil mi? O işte, uzakta ama çantasından anlaşılıyor. Muavinle bir şeyler konuşuyor. Haydiiii, niye biniyor ki otobüse? Dur telefonundan arayayım, yanlışlıkla filan mı bindi acaba? Hay allah, telefonu açmıyor. Yok yok, açmıyor değil, kapatmış. Saat on bir buçuk oldu, otobüs hareket etti.

“Aloooo, Gökhan Abi. Müsait misin? Ha, yolda mısın, iyi. Gel abi, gel. İki mühim şey var sana diyeceğim. Birincisi yenge aradı, seni havaalanında gördüğünü söyledi. ‘Oraya birini mi getirdi?’ filan dedi. ‘Geleceğim’ de dedi. Ben aynen geçen seferki gibi şeyettim. … Evet, evet. Aynen onları dedim işte. Yemin de ettim abi. Ne zaman burada olur, bilmiyorum. ‘Şu zaman gelirim’ demedi. Abi şimdi sen onu bırak, asıl başka bir şey var. Adı neydi, Esra’nım gitti. … Dur abi, bi izin ver, anlatayım. Gazete alacağını, sonra da deniz kenarında çay içeceğini söyleyip çıktı. Biraz sonra baktım, az önce yani, İstanbul otobüsünün yanında. Evet abi, on bir buçuk otobüsüne bindi. Bende numarası vardı, aradım hemen ama cebi kapalı. Yok abi, el çantasıyla çıkmıştı. Doğru ya bavulu vardı, değil mi? Gitse onu da alması lâzım. İyi de niye o otobüse bindi ki? Hemen çıkıp bakayım odaya, sen ayrılma abi. İstersen yazıhaneyi arayayım, arabanın telefonunu öğreneyim, şoförü arayayım. Hani yanlışlık mı oldu filan diye. … Tamam abi, sen nasıl istersen, karıştırmam bir şeyi. Odaya geldim işte, bendeki mastırki ile kapıyı açıp giriyorum. Büyücek, bordo bir bavul, değil mi? Evet, burada. Hayır, hiç açılmamış. Kilidi de takılı hâlâ. Yatak da bozulmamış. Abla sadece üstüne uzanmış herhalde, yattığı yerde iz kalmış. Bir yanda bordo bavul, yatakta, öylece kuzu gibi yatıyor. Bunu bırakıp gitti mi şimdi? Dur bakayım. Adı Esra değil miydi abi? Bavulun sapına takılı bir isimlik var, üzerinde Nesrin bişey diyor, soyadını okuyamıyorum.”

Caner Fidaner

Reklamlar

23/10/2013 - Posted by | Öyküler |

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: