Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Sırça Saray

kitapKızamıktan yorgan döşek yattığı ve canı sıkılmasın diye babasının aldığı transistörlü radyoyu hem dinleyip hem kurcaladığı günlerde bir sabah uyandığında baş ucundaki komodinin üzerinde bir kucak dolusu kitap ile boş bir defter bulmuştu. Hemen kapaklarının sağ üst köşelerine süslü birer “S” harfi kondurduğu kitapların tümünü, arkadaşlarına hastalık bulaştırmasın diye okula gidemediği günlerde okuyup bitirmiş, hatta bunlardan bir kısmının özetini, kırmızı kap kağıdıyla kaplayıp üzerine mavi çerçeveli sekizgen bir etiket yapıştırdığı defterin sayfalarına yazmıştı. Bir akşam, içtiği şehriye çorbasının tası komodinin üzerinde, limon kolonyası şişesinin yanında dururken, yatağının yanına çektiği sandalyeye oturan babasının sonuna kadar tane tane okuduğu hikâye onu çok etkilemişti. Masalcı babanın anlattığı, kendi sarayında mahpus kalmış hükümdar unutulacak gibi değildi gerçekten.

Köyden köye dolaşıp insanlara masallar anlatmayı, destanlar okumayı, türküler söylemeyi meslek edinmiş bir baba, işini oğluna öğretmek ister. Birinin elinde divan sazı, ötekinde cura, baba oğul yola düzülürler. Köy düğünlerinde, kasaba kahvelerinde, pehlivan güreşlerinde sanatlarını icra ederlerken gide gide bir gün kendilerini bir çölde bulurlar. İnsan yüzü görmeden günlerce yürüdükten sonra rüzgarın taşıdığı kumların örttüğü devasa bir bina ölüsü görürler. Ben diyeyim balinadan büyük, siz deyin Titanik kadar, kat kat bir ucube. Viranenin yanına vardıklarında masalcı baba, mağara ağzına dönmüş cümle kapısının dışındaki sütunlara, kocaman bir kurukafanın göz deliklerine benzeyen pencere boşluklarına, zamanında pervaz olduğu anlaşılan çıkıntıların orasında burasında kalmış lime lime perde parçalarına, kimbilir ne kadar zaman önce dal dal kurumuş, her esintide birbirlerine çarparak düzensiz takırtılar çıkaran ağaç kalıntılarına bakar, bir şeyler anlamış gibi başını sallar. Sonra oğluna “Sen hele az bekle burada,” deyip bulduğu bir delikten dalar içeri. Döndüğünde elinde bir defter vardır. “Meğer gerçekmiş,” der oğluna, “Epey önceleri babam bana böyle bir saraydan söz etmişti, ama ben uyduruyor sanmıştım.” Sonra ikisi çöl kumlarıyla kaplı basamaklardan birine otururlar, baba oğluna virane sarayın hükümdarının yazdığı anlaşılan sayfaları okumaya başlar.

Ey yolcu! Sen geldiğinde bu ölüm sarayından geriye ne kalmış olacak bilmiyorum, fakat bir gün buraya adım atacağına eminim. Olan biteni yaşayan tek kişi ben kaldım, bunları sen oku da öteki insanlara anlat ki herkese ibret olsun. Elimdeki minik şişede yavaşça tesir edecek ama kesin sonuç veren bir zehir var, yazdıklarım bitince onu içeceğim. Ardından kendim için hazırladığım mezara girip son dakikalarımda bedenimin üzerine toprak yığmaya çalışacağım. Her ne kadar bunu hak etmişsem de akbabaların, çakalların cesedimi yemesini istemiyorum çünkü.

Meğer hırsın sonu yokmuş. İblisle bir anlaşma yapana kadar bunun farkında değildim, “Kudret isterim, altın isterim, rakipsiz iktidar isterim,” deyip durdum yıllarca. Hırsım o kadar büyüktü ki onun arkasına her şeyi saklayabiliyordum, yaptığım haksızlıkları, insanlık dışı emirlerimi, hatta cinayetlerimi. Meğer o sıralarda Şeytan kendi köşesinde ellerini ovuşturup beni ağına düşürmek için en uygun an’ı kollarmış. Ne zaman ki ben “Kimsede olmayan büyüklükte, görülmemiş zenginlikte, muhteşem bir saray istiyorum.” dedim, daha o gece çıktı karşıma. Hiç unutmadım o dolunay gecesini, muhayyel sarayım için az önce zihnimde yaptığım planı beğenmeyip bozuyor, sonra yeni bir plan yapıyordum, ama her seferinde daha büyük bir saray tasarlıyordum. Şeytan önce beni övdü, tarihin gördüğü en büyük hükümdardım ben, yapılamayanları yapmış, kimselerin beceremediği şeylere imza atmıştım, istediğim her şeye lâyıktım, dediğine göre. Sonunda “Dilediğin olacak, hem de senin bile hayal edemeyeceğin kadar çabuk. Ama her şeyin bir bedeli var,” diye sayfa sayfa bir sözleşme uzattı önüme. Bedel derken neyi kastettiğini sordum, sarayımdaki her bir odanın kapısını ilk açışımda gerçekleşecek bazı ölümlerden söz etti, listeler gösterdi, “Senin bu büyük ülkende her gün bir sürü doğan ölen oluyor. Bitkisiyle, hayvanıyla, insanıyla ömrü yeni başlayanlar da var, bitenler de. Biri ölür, biri doğar. Kimi canların böyle emsalsiz bir saray için feda edilmesi çok şey mi?” dedi. Yine de tereddüt ettiğimi görünce bir teklif yaptı: “İstersen sana bir iyilik edeyim, vicdanını bana teslim et, böylece sözleşmenin şartlarına daha kolay katlanırsın. Merak etme, vicdanın sen ölene kadar bende kalmayacak, uygun gördüğüm bir an onu sana iade edeceğim.” Bu son sözler iyice aklımı çeldi. Önünü arkasını daha fazla düşünmeden, kiminle ortak olduğuma bakmadan bastım imzayı sözleşmeye.

Olağanüstü bir hızla ortaya çıkmasına herkesin hayret ettiği sarayın ilk katı birkaç gün içinde bitti. Benim içim içime sığmıyordu. Hemen gidip ilk odanın kapısını açtım, adamlarımdan anında haber geldi, tam o sırada ülkemdeki bütün yabani zeytinlikler yerle bir olmuştu. İkinci odaya geçtiğimde öğrendim ki erguvan ağaçlarının tümü kurumuş. Üçüncü odanın kapısını açtığımda çayırlar dolusu nergis köküyle, soğanıyla kavruldu. Girdiğim her odayla birlikte ülkemin bitkileri bölük bölük yok oluyordu, sözleşme icabı. İlk kattaki odaları gözlerim parlayarak gezdim, bir yandan da “Bitkiler şart mı?” diyordum kendi kendime. “Ülkemiz çoraklaştı” diye şikayete kalkanları cezalandırdım.

Sonra… Kısa sürede ilk kattan bıktım, ikinci katı istedim. O da hızla inşa edildi, döşendi, süslendi. Yeni odalar alt kattakilerden çok daha gösterişliydi. İkinci katın bedelini hayvanlar ödedi. İlk odaya girdiğimde sokak köpekleri ortadan kalktı, “Olsun, iyi oldu” dedim; ikinci odada ev kedileri yok oldu, “Bana ne, zaten işe yaramıyorlardı” diye avundum. Ben odaları gezdikçe muhabbet kuşlarından yusufçuklara, ipek böceklerinden karacalara kadar sözleşmenin maddelerinde adları yazılı canlılar birer birer yok oldu. Ben sarayımdan o kadar memnundum ki ölümlere üzüleceğime ölüm haberi getirenlere kızıyordum. Sonunda çareyi, istemediğim konuların konuşulmasını, yazılmasını yasaklamakta buldum.

İş bu kadarla kalmadı. Üçüncü katta sıra insanlara gelmişti. İlk odanın kapısını açtığımda bir deprem oldu, neticesi yüzlerce ölüm. İkinci oda ile birlikte gelen hastalık salgını onlarca can aldı. Yeni bir odanın karşılığı aynı anda uçurumlara devrilen kamyonlarda bahçelere çalışmaya gidenler oldu. Ben hâlâ, “Burası büyük ülke, bu kadar ölüm normal,” diye yaptıklarımı savunmaya devam ediyordum. Baştan bir muhafızlar ordusuyla gezerken artık ne diyecekler, ne yapacaklar diye korktuğumdan insan içine hiç çıkamaz olmuştum. Sadece hizmetimi görenlerle, bir de yakın çevremle görüşüyordum. Yine de üçüncü katı gezmekten kendimi alamıyordum. Ülkenin nüfusu günden güne azaldı. Bir başka odanın kapısını açtığımda, “Gidişat ruh sağlığımızı bozdu” diye not bırakan çok sayıda vatandaşın aynı anda kendini ölürdüğünü öğrendim. Bu olaya bile, “Belli ki bu işe doğuştan meyilleri varmış,” diye bir kılıf uydurduysam da intihar edenlerden biri yeğenimin kızı çıkınca bütün dengelerim bozuldu. Artık içimde bir yerlerde, pişmanlık demeyeyim ama, değişik bir duygu uç vermeye başlamıştı.

O gece rüyama giren Şeytan sırıtarak, vicdanımı bana geri verdiğini söyledi. Ruhumun asıl işkencesi de o an başladı. Yalnızca yeni olayların değil hükümdar olduğumdan beri bile isteye işlediğim bütün kabahatlerin, bütün suçların, bütün günahların yükü zihnimi ağırlaştırmaya başlamıştı. Kendimi kafatasının içine sivrisinek kaçmış Nemrut gibi hissediyordum. Yine de eşi benzeri olmayan sarayımın muhteşem odalarına girmekten vaz geçemiyordum. Geride kalan birkaç odadan birinin kapısını açtığımda sarayın muhafızları arasında kavga çıktı, silahlar konuştu ve koruyucularımın tümü öldü. “Memlekette pek insan kalmadı, artık muhafıza ihtiyacım yok zaten,” diyerek üzüntümü etrafımdakilere belli etmemeye çalışıyordum. Akrabalarım sırayla öldüler. Bütün bu ölümlerin müsebbibi bendim. Bunu biliyor ve günden güne ağırlaşan vicdan yükümü yüreğimde bir kaya gibi taşıyordum. Dün geride kalan iki odadan birinin kapısını açtım ve aynı anda bir silah sesi duydum. Sarayda benimle birlikte yaşayan son kişi, yani oğlum kendini öldürmüştü. Şu anda hâlâ içine girmediğim tek oda var, bugün onun da kapısını açıp ardından zehrimi içeceğim. Yalnız kalmak katlanılır şey değil. Fakat galiba böyle bir saraya sahip olmayı istediğim andan beri yalnızım ben. Evet, onca felakete, bunca ölüme yol açmış olmak bana azap veriyor, yine de başımdan geçenleri kağıda dökmek bir teselli oldu benim için. Elveda benzersiz sarayım. Elveda dünya. Elveda hırslarım. Elveda muhteşem hayatım.

Defterdeki yazılar burada biter. Masalcı baba bir süre sessiz kalır, sonra oğluyla beraber gidip hükümdarın mezarına bakarlar. Yarı dolu çukura biraz da onlar toprak atarlar. Sonra baba oğluna, “Bu zavallı hükümdarın meselini artık her gittiğimiz yerde anlatırız. İbret almak isteyen alır, istemeyen de hikâyemizi masal gibi dinler, unutur gider. Ustamızın adı Hıdır, elimizden gelen budur.” der.

Son cümleyi bitirince baba yatakta oturmakta olan oğluna baktı. Oğlan, “Sağ ol babacığım, seni sonuna kadar merakla dinledim ama beni ne rahatsız etti biliyor musun? Her şeyin, herkesin yok olması. Bundan kim, ne ibret alır ki?” dedi. Sonra hikâye nasıl olsaydı hoşuma giderdi diye uzun uzun düşündü ve bulduğu çözümü, birkaç hafta sonraki pazar kahvaltısında babasına şöyle anlattı: “Mesela saray aslında camdan yapılmıştır. Hükümdar bunu insanlardan gizlemiş, eşi benzeri olmayan bu yapının duvarlarının top mermileriyle bile yıkılamayacak kadar sağlam olduğuna onları ikna etmiştir. Ancak sonunda isyankâr biri binanın ne kadar zayıf olduğunu fark eder, fırlattığı taşla duvarlardan birinde bir gedik açar. Bunu görenler ellerinde ne var ne yoksa saraya atarlar, koca bina anında tuzla buz olur.” Baba güldü, “Buna benzer bir masal hatırlıyorum ama olsun, sen de kendine göre yaz bu anlattıklarını. Hatta öykünün adını da ‘Sırça Saray’ koy. Ne dersin?”

.

Caner Fidaner

.

Meraklısına Not: Bu öykü Deliler Teknesi‘nin Ocak – Şubat 2015 tarihli, 49’uncu sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

16/11/2014 - Posted by | Öyküler |

2 Yorum »

  1. İşte bu, Yüksek Edebiyat, hayranlık ve imrenmeyle okudum. Tebrik ediyorum Caner abi. Bu öykü ve diğerleri yalnızca bu sayfalarda kapalı kalmamalı.

    Yorum tarafından Cihat Levent | 16/11/2014 | Cevapla

  2. Bence de. Yüksek Edebiyat.

    Yorum tarafından nilgunyuruk | 16/11/2014 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: