Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Bali Sahilinde Bir Fil

BaliSahilindeBirFil-1-22

.

Bir film seyrettim hayatım değişti.

Bali’yi görmemiş olabilirsiniz, ama bu ismi duyunca zihninizde palmiyeli, yeşillikli, tertemiz bir kumsal canlanmış olsa gerek. İşte tam böyle bir kıyıdan denize girmeye hazırlanan bir genç kadın var; fakat vücudu aşırı düzgün, bedeninin her köşesi düzeltilmiş Hollywood oyuncularından değil, daha çok her gün yolda rastladığımız kadınlara benziyor. Yanındaki filin hortumundan tutmuş (evet, yanında bir de fil var), köpeğiymiş gibi onu kıyıda gezdiriyor. Biraz uzakta, soluk tenli, zayıftan bir genç adam duruyor. İki kahramanımızın tanıştıkları ve birbirlerine ilgi duydukları belli, fakat adam mütereddit, bir türlü kadına yaklaşıp açılamıyor. Ağaçların başladığı yerde bir banka oturmuş iki beyaz saçlı adamdan birisi o anda devreye giriyor ve genç adama şöyle diyor: 

Elindekine sahip olmak herkesin harcı değildir, insanların sadece bir kısmı bunu becerebilir.

Bu sahneyi ben uydurmadım, yüz yaşını yeni geçmiş bir adamın başına gelen eğlenceli olayları anlatan bir İskandinav filminde gördüm. Konuşmalar İsveççe olduğu için yaşlı adamın sözünü tam olarak aktardığımdan da emin değilim. Fakat hayatımı değiştiren bu cümleyi bir kez daha tekrarlamak istiyorum: “Elindekine sahip olmak herkesin harcı değildir, insanların sadece bir kısmı bunu becerebilir.”

Genç adam duyduğu bu özlü sözü değerlendirip kadının yanına gidiyor, ona duyamadığımız bir şeyler söylüyor. Ardından ikisi öpüşüyorlar ve biraz sonra film bitiyor. Ardından ben düşünmeye başlıyorum, acaba ben elindekine sahip olmayı beceren kişilerden miyim?

Elimde ne vardı? Dürüstlük, doğruculuk, yani yalan söylememe, hep doğruları dile getirme. Evet, babamdan yalan söylememek gerektiğini öğrenmiştim. Ama bundan daha değerli bir şeyler de olmalıydı. Örneğin… Babamın yalana baş vurmak zorunda kaldığı hiç olmuş muydu?

O an annemin sesi aklıma geldi:

Ben burada mutfak masrafını denkleştirmeye çalışıyorum, sen gidiyorsun neler alıyorsun!

Benim gözüm masada üst üste duran ciltli, “şömizli” birkaç kitapta, daha adlarını bile görememişim ama en üsttekinin resmini fark ediyorum: Bir şövalye, atını bir yel değirmenine doğru sürüyor.

Yok canım, ödünç onlar, okuyup geri götüreceğiz.

Kafamdan hesaplamaya çalışıyorum, o kitaplar kaç günde okunur? Yalnız kaldığımızda babama, kitapları ne zaman geri vermesi gerektiğini soruyorum. Gülüyor, yakınımızda kimse olmadığı halde kulağıma, “Onları satın aldım aslında, ama kızmasın diye annene öyle dedim.” diye fısıldıyor ve göz kırpıyor.

Demek ki, bazı durumlarda (örneğin kitaplar için) yalan söylenebilirmiş.

Bende bulunan ve sahip olmam gereken en önemli şeylerden birinin bu bilgi olduğunu çok sonraları anladım. Gördüğüm ve yanlış saydığım şeyleri yıllarca aşk ile, şevk ile “düzeltmiş”, heyecanla doğrucu Davutluk yapmıştım, bir sürü arkadaş kaybetme pahasına. Günlerden bir gün bu olayı hatırladım ve babamın o sözle bana bir ders vermiş olduğunu fark ettim.

Ders şuydu: Bazen yalan söylenebilir, illa ki gerçek, illa ki doğrusu diye diretmek, kanıtlar göstereceğim diye yırtınmak şart değil. Örneğin eskiden olsa şu yüz yaşını aşmış adamın başından geçenleri anlatan filmin (epeyce uzun olan) özgün adını bulmak, o adı İsveççe’nin alfabesindeki karakterlerle, en doğru biçimde yazmak için uğraşırdım. Yönetmenin adını ve filmin hangi yılda çekildiğini de mutlaka yazıma eklerdim.

Şimdi ise şunu savunuyorum: Doğru bilgiyi titizlikle aramaktan daha önemli bir şey var: Benim ne söylemek istediğim.

Böyle düşünmeye başladığım için hayatım değişti. Çünkü ancak ondan sonradır ki, hiç var olmamış şeyleri sanki her biri hakikatmiş gibi, gönül rahatlığıyla yazmaya başlayabildim. Zinhar gerçekleşmemiş olayları öyle bir kaleme alıyorum ki okuyanlar bunların benim başımdan geçtiğini düşünüyorlar, hiç yaşamamış kahramanları kırk yıllık dostum zannediyorlar.

Eh, madem söz buraya geldi, şu baştaki olayı bir kez de kafama göre anlatayım.

Bir gün Bali’deyiz. O zamanlar sevdiğim, ama kendisine açılamadığım kız arkadaşım ile palmiyeli, yeşillikli, tertemiz bir kumsalda geziniyoruz, daha doğrusu kız arkadaşımın filini gezdiriyoruz. Birazdan denize gireceğiz. Bir arkadaşıyla, az ötede, ağaçların altındaki bankta oturan babam beni çağırıyor ve kıza açılmam gerektiğini anımsatarak şöyle diyor:

Elindekine sahip olmak herkesin harcı değildir, insanların sadece bir kısmı bunu becerebilir.

Gidiyorum, kızın elini tutuyorum, ona bir şeyler söylüyorum, birlikte filin arka tarafına geçip babamla arkadaşına görünmeden öpüşüyoruz.

Hikâyenin bu şekli daha çok hoşuma gidiyor.

“Neden bunları anlattın? Niye öyle değil de böyle kaleme aldın?” diyenlere ne cevap vereceğimi de biliyorum artık:

– Çünkü ben böyle istedim, hepsi bu.

.

Caner Fidaner

.

BaliSahilindeBirFil-2-22

Reklamlar

25/03/2015 - Posted by | Deneme |

4 Yorum »

  1. Ben de senin hikayeni sevdim ama filin önünde öpüşmeniz gerektiğini düşünüyorum, çünküm fotoğrafta çok güzel duruyor… 😀
    Kalemine sağlık Canerciğim

    Yorum tarafından Funda Turper | 25/03/2015 | Cevapla

  2. Yorumunuz çok hoş. Güzel yazılarınız için teşekkürler.

    Yorum tarafından Derya | 25/03/2015 | Cevapla

  3. Sevgili Caner, guzel yazılarını okuyorum ama WordPress şifremi unutmuşum oradan beğendiğimi yollayamadım. sevgiler Gunes

    Yorum tarafından Güneþ Caner | 28/03/2015 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: