Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Santigrat 233

F-451Gençliğim bu evde geçti. Kardeşimle, zamanında habersizce girmemizin yasak olduğu yatak odasındayız. Duvardaki gömme dolabın kapılarını açıyoruz, yere serdiğimiz pikenin üzerine oturuyoruz. Kardeşim çekiç, keski gibi şeyler getirmiş. Sanki kendisi çok gençmiş gibi, “Sen yorulma abi,” diyerek dolabın zeminindeki betonu kenarlarından kırmaya başlıyor.

“Santigrat 233” size bir şey ifade etmeyebilir ama bu derecenin eşdeğerinin Fahrenayt 451 olduğunu söylersem belki Truffaut’nun filmini ya da Ray Bradbury’nin romanını hatırlayacaksınız. Hani bir ülkede kitap basmak, okumak, bulundurmak yasaklanmıştır, sadece yazısız çizgi romanlara izin verilmektedir; itfaiyecilerin en önemli görevi de ihbar aldıkları evlere baskın yapmak, buldukları kitapları yakmaktadır. Bu arada, ormanda saklanan bir grup kitapsever, romanları ezberlemekte ve yok olmaktan kurtarmaktadır. Filmi ortaokuldayken seyretmiş, dehşete düşmüştüm. Kağıtlar, kitaplar yakılırken sıcaklıkları 452 derece Fahrenayt’a geldiğinde kendi kendilerine yanmaya devam ederlermiş, bu isim de oradan geliyormuş.

Tok… Tok… Tok… Kalbin atımlarına benziyor çekicin sesi. Tok… Tok… Tok… Az nefeslen istersen? Devam mı? Peki, sen bilirsin.

Bu kendi kendine yanma olayını bir yerden daha hatırlıyorum. Hangi köydü o? Ertesi kış için alıp lojmanın bitişiğindeki depoya doldurduğumuz kömürler yazın sıcağında ısınmış, içten içe tütmeye başlamıştı. Kokuyu fark edip yığını söndürmüş, sağlık ocağını küle dönmekten kurtarmıştık.

Bak, şu kenardan devam et. Tok… Tok… Tok… Tamam tamam, çektim elimi.

Sanırım egemenler kitapların da toplumda buna benzer bir içten yanmaya neden olacağını düşünüyorlar. Artık bilgi mi, ideoloji mi, heyecan mı, düşünce mi, kitapların yaydığı enerji her ne ise, toplumun göbeğindeki sıcaklığı yükseltecek, bir noktada da yangın başlayacak, yani isyan çıkacak diye korkuyorlar. Olabilir mi böyle bir şey? Emin değilim. Bana öyle geliyor ki kitaplar tümüyle masumdur, aslolan toplumun değişime hazır olup olmamasıdır. Ama muktedirlerin neyi nasıl düşündüğü, gerçeğin ne olduğundan daha önemli her halde. Bizans’ın ikonoklast dönemlerinde de iktidarlar ikonaları kırdırmadı mı? Halbuki aziz resimlerinden kimseye bir zarar gelmez. Hitler de sevmediği kitapları yaktırmıştı ama sonunda kendi bedeni de ateşe teslim oldu.

Ha gayet, az kaldı. Dur, sana su getireyim.

Bir kitabı görevlilerin yakmasından daha kötü ne olabilir? Sahibinin yakması. Fahrenayt 451’i seyredeli on beş yıl bile olmamıştı ki, bunu yaşayarak öğrendim. Evinde zararlı damgası yemiş herhangi bir neşriyat bulunanların tutuklandığı bir dönemden geçiyorduk. Basılı kağıtlar termosifonlarda, şofbenlerde, banyo küvetlerinde ateşe veriliyordu.

İşte beton tabakasının bir kenarı açılıyor, ilk önce üst üste konmuş siyah büyük dergi ciltleri görünüyor, yanlardan da öteki kitaplar. Oh, rahatladım, zarar gören bir şey yok sanki. Dur bakayım, şu dergilerde benim yazılarım da olacak.

Annem, bütün sakıncalı kağıtları biz de yok edelim, diyordu ama ben böyle bir şeyin teklif dahi edilemez olduğunda ısrarcıydım. Bir dindar için kutsal kitabının yakılması ne anlama gelir, düşünün. İşte annemin, sesini günden güne yükselterek talep ettiği yok etme harekatını düşünmek bile bana aynı duyguları yaşatıyordu. Bir gün annem, “Bulurlarsa bunları, ne doktor dinlerler, ne asistan, götürürler seni!” diye bağırıyordu ki, babam, “Tamam, tamam, beni bekleyin siz,” diyerek evden çıktı. Geri geldiğinde elinde küçük bir torba çimento ile ince tahtalar vardı.

Kitaplardan birkaç tanesini çukurdan çıkarıyorum. Birinin kapağında Marx ile Engels’in resimleri var, bir başkasında Lenin kürsüde, parmağını ileriye uzatıyor. Asistan derneğimizin dergisine öldürülmüş arkadaşımızın fotoğrafını koymuştuk. Bizim partinin yayınlarını da diziyorum yere. Sonra büyük, siyah dergi ciltlerini karıştırıp kendi yazılarıma hızla göz atıyorum, anlattıklarım, yanlış değilse de eksik görünüyor gözüme. O zamanlar dünyanın kolayca açıklanabileceğini sanıyor, her şeyi bildiğimi düşünüyormuşum. Tozlarını silkelediğim kitapların tümünü kardeşimle birlikte karton kolilere diziyoruz.

Babam gömme dolabın kapılarını açtı, odanın zemininden aşağıdaki boşluğu göstererek bana, “O kitapların, dergilerin hepsini getir, koy şu çukura.” dedi. Annem olup biteni endişeli fakat tatmin olmuş bakışlarla izliyordu. Böyle bir çözüm beni de rahatlatmıştı. Saklanması gereken kitapları, dergileri yanyana, üst üste dizdim. İşin devamını babam getirdi. İnce tahtaları kitapların üzerine, odanın tabanıyla aynı hizaya gelecek şekilde sıraladı. Ardından çimentoyu suyla karıştırıp bir bulamaç yaptı, tahtaların üzerini bununla kapladı. Ertesi gün zemin sertleşecek ve sakıncalı sayılmış dostlarımın o gün başlayan kış uykusu yıllarca sürecekti.

Otuz dört yıl olmuş. Çukuru hemen hemen boşalttık, doldurduğumuz beş kolideki kitaplar yeni hayatlarına başladı sayılır. Fakat içimde bir burukluk var, çünkü her şey o kadar değişmiş ki bu hazine artık pek işe yarayacak gibi durmuyor. Geçen yılın duvar takvimi misali, kitapların tarihsel belge olma dışında bir işlevleri olmayacak. Düşündüm, o zamanlar babam da annemle aynı şeyi savunsaydı ve bu kitaplar yıllar önce küle dönseydi bir kaybım olur muydu? Evet, dedim kendi kendime, bir dersi eksik almış olurdum. Babam hem benim ısrarımı, hem annemin endişelerini dikkate alarak bana bir uzlaşmacılık dersi vermişti.

“Abi, burada bir şey daha var, baksana.” Çukurun dibinden büyük bir sarı zarf çıkıyor, üzerinde adım yazılı. Babamın yazısı bu. Zarfı açıyoruz, içinden birkaç defter ile sonunda babamın imzası bulunan kısa bir not çıkıyor:

Sevgili oğlum Caner,

Bu beton kırıldığına göre benim yazdıklarımın da gün ışığına çıkma vakti gelmiş demektir. Bulduğun defterleri en uygun biçimde değerlendireceğine eminim. Seni ve kardeşini hasret ve muhabbetle öpüyorum. 27 Aralık 1980

Defterleri göğsüme bastırıyorum. Kardeşimle birbirimize sarılıyoruz. Babama, “Sana nihayet teşekkür edebileceğim.” diyorum .

.

Caner Fidaner

Reklamlar

30/03/2015 - Posted by | Deneme | ,

4 Yorum »

  1. Sevgili Caner,
    Beni de alıp, götürdün o günlere ve kattın öykünün içine…
    Yüreğine, kalemine sağlık sevgili arkadaşım…
    Veli Deniz

    Yorum tarafından Veli Deniz | 30/03/2015 | Cevapla

    • çok teşekkürler, güzel sözlerin için Veli… 🙂

      Yorum tarafından canerfidaner | 19/05/2015 | Cevapla

  2. sevgili Caner…ne güzel yazmışsın…
    “hikaye” de anlatmak yaşadıklarını-mızı-
    Anadolu insanı hep böyle yapmış…
    asuman

    Date: Mon, 30 Mar 2015 14:17:23 +0000
    To: basuman37@hotmail.com

    Yorum tarafından asuman boyacigiller | 30/03/2015 | Cevapla

    • Sağ ol arkadaşım, beni ihya ettin. Ayrıca… Bildiğim kadarıyla Anadolu dışında da insanlar hep bir şeylere anlam yükleyip bir şeylerin hikâyesini anlatıyor, bu yüzden homo sapiens’e “anlamlandıran – anlatan insan” diyenler de var. 🙂

      Yorum tarafından canerfidaner | 03/04/2015 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: