Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Sandıktaki Kız

LacivertDefterLacivert defter, babamdan kalan sarı zarfın içinden çıkmıştı. Sayfaları doluydu, kurşun kalem yazısıyla. İlk sayfanın tepesinde “Sandıktaki Kız” diye bir başlık vardı.

.

Maarif Vekâleti, memleketin her yanından sanat mekteplerinin atölye muallimlerini Erzurum’a çağırmıştı. Bursa’dan gönderilen üç hocadan biri bendim, dökümSabri; ötekiler de tesviyeci Halil Hoca ile teknik resimci Semra Hanım. Derslerle, konferanslarla dolu üç günün ardından bizi Taş Han’a götürdüler. Telkâri işlerini, Oltu taşından tesbihleri hayranlıkla tetkik ettikten sonra hep beraber mahalli bir pazar yerine gittik. Pazarda alâkamızı en çok entarilerin, çeyizliklerin satıldığı yer cezbetmişti.

Bilhassa önümüzde giden üç kadın arkadaşımız, tepemizden sarkan rengârenk basma şalvarları, tezgahların ön sıralarına dizilmiş, dört bir yanı oyalarla süslü yemenileri iştahayla seyrediyorlardı. Satıcılar, ekseriyeti buruşuk takım elbiseli, ince gravatlı erkeklerden müteşekkil grubumuzu dikkatle takip ediyor. müfettiş ya da zabıta memuru olmadığımızı tespit ettikten sonra, bizi cebinde harcanacak bir miktar parası olan efendiler diye telakki ettikleri için olsa gerek, mallarını yüksek sesle reklâm etmeğe başlıyorlardı. Pazarda dolaşan öteki insanların bizim grupla aralarına görünmez bir mesafe koyduklarını fark ettiğim için, kıyafetimden rahatsızlık duymaya başlamıştım. 

Bir ara insanların arasından o sandık ilişti gözüme. Aramızda birkaç tezgâh vardı. Her şeyi unutup ona yöneldim. Aralıklı dizilmiş çeyiz sandıklarının üzerlerini kaplayan teneke plakalardaki çiçek ve manzara resimleri pırıl pırıl parlıyordu. Satıcı güneşe mani olacak bir tente kurmuş, yere bir hasır serip mallarını onun üzerine sıralamıştı. Belli ki sandıkların hepsi yepyeniydi, sıranın sağında, ötekilerden biraz ayrı duran ve beni cezbeden hariç. Şuursuzca yaklaşıp en sağdaki o sandığın önünde durdum, kapağının üstündeki solmuş resme baktım. Bulutların önünde duran beyaz elbiseli melek kanatlarını açmış, sağ eliyle uzun saçlarını sıvazlarken, bana bakıyor ve sol elini uzatıyordu. Evet, belli ki benim önceden tanıdığım sandıktı bu. Çömeldim, ön yüzün yere yakın kısmındaki kıvrımlı yazıyı okudum: “Manaki Biraderler, Bursa” Baştaki “m” harfinin sol ucu ile sonraki “a”nın kuyruğunun iki yana kurdele gibi uzandığını gördüğümde emin oldum; yıllar önce kaybettiğim gizli hazinemi bulmuştum. Açmak için, gayri ihtiyari sandığın kapağına uzandım. Fakat hemen ellerimi geriye çektim. Hayır, kapağı burada, şu anda açamazdım.

.

Buraya karakalemle bir sandık resmi çizilmişti, kapağındaki melek ve ön yüzündeki yazı ile. Sayfayı çevirdim.

.

Annem, bu sandığı ilk gördüğüm yere, Hacı Nine’nin evine sık sık güne gider, beni de yanında götürürdü. Oradaki kadınlara hürmet göstermem icabediyordu. Ben de sırayla hepsinin ellerini öper, bana canım cicim yapmalarına, yanağımdan makas almalarına, saçımı okşamalarına ses etmezdim. Bu merasim bitince cebimden kibrit kutuları ve birbirine iple bağlı boş makaralardan ibaret trenimi çıkarır, halıda gezdirmeye başlardım. Son durak salonun köşesindeki melekli sandığın önü olurdu. Şimendöfer vazifesi yapan kibrit kutusu “M” harfinin kuyruğunun hizasında dönüş saatini beklerken ben manzaradaki dağları, dereleri, uzaktan zor seçilen minik evleri, bir de tabii üst kapaktaki meleği tetkik ederdim. Bir gün alttaki yazıya bakıp kendi kendime “ma-na-ki” dediğimi işiten Hacı Nine, anneme “Kız bu sökmüş yazıyı?” diye seslendi. Sonra annemin mahcup gülümsemesini kaale almadan bana döndü,

O sandığın içinde benim kızım var, biliyor musun?

Sandıkta insan yaşamaz ki?

Benim kızım sihirli, yaşar. Onu senin için saklıyorum, büyüdüğünde sana gelin vereceğim.

Pek inanmadım ama herkesin içinde sandığın içine bakmak işime gelmedi. Kadınlar imkânsız bir şeye ikna olduğumu düşünecekler ve belki de beni sarakaya alacaklardı. Sükûtu tercih ettim.

Birkaç gün sonra Ramazan başladı. Sahur yemeğini her gece annem, anneannem, dayım, hep birlikte yiyorduk. Akşam erkenden uyuyor, davul sesi ile silkinip kalkıyordum. Mahmur halde gece sofrasına koşuyor, hemen Ankara Radyosu’nu açıyordum, Karagöz’le Hacivat’ı dinlemek için. Oruç tutmadığı halde babam da sahura kalkıyordu.

On dördüncü gece, yani dolunay zamanı gelmişti. O gece için gizli bir planım vardı. İmsak vakti gelip top atıldığında yatağa gitmemeye, melekli sandığın içindeki kızı ziyaret etmeye karar vermiştim. Sahur sonrası herkes yataklarına çekildi, ortalık sessizliğe büründü. Oturduğum divandan kalktım, ses çıkartmamaya dikkat ederek mutfağın arka kapısından bahçeye çıktım. Hemen karşımdaki gül ağaçları, üç kocaman kara top olmuşlar, bana nereye gittiğimi sorar gibiydiler. Arkalarındaki dutun dalları da ay ışığı altında kalınlaşmıştı adeta. Duvarın dibine vardığımda bir süre hareketsiz kalıp etrafı dinledim. Uzaklardan bir puhu kuşunun sesini duydum sadece. Her nefes alışımda ıslak toprağın ve güllerin kokusunu duyuyordum. Duvara tırmanmaya başladım, tepedeki kiremitleri düşürmeden arka tarafı görmeyi becerdim. Ardından kendimi iyice yukarı çektim, yan bahçenin çimenlerinin üzerine atladım. Geceleri bahçedeki helâya kolayca gidebilmek için Hacı Nine taşlığın kapısını açık bırakıyordu, bunu öğrenmiştim. Bu yüzden içeri süzülüp misafir salonuna girmem hiç zor olmadı. Pencereden giren ay ışığının altında pırıl pırıl görünen sandığın yanına gittim, önünde diz çöktüm. Kalbim çarpmaya başladı. Kapağı tuttum, yavaşça kaldırmaya başladığımda aralıktan sızan ışık beni iyice heyecanlandırdı. Sandığın kapağı tümden açıldığında güneşe bakıyor gibi oldum, kamaşan gözlerimi kıstım.

Parlak ışığa alıştığımda beyaz elbiseli, mavi gözlü, sandığın içine sığabilmek için tortop olmuş bir kız gördüm. Işık onun sarı, düz, beline kadar uzamış saçlarından geliyordu. Boş boş bakarak ona doğru uzattığım elimi gülerek tuttu, çekip çıkardım onu sandıktan. Tüy gibi hafifti. Halıya yan yana, dizlerimizin üstüne oturduk.

Kimsin sen, orada ne arıyorsun?

Adım Samira, sandığın içinde senin büyümeni bekliyorum.

Sahi mi? Hep orada mısın? Canın sıkılmıyor mu?

Samira güldü, cevap vermeden kollarını açtı, bana sarıldı, bu kez ikimiz birden tortop olup sandığın içine girdik. Nasıl sığmıştık o küçücük mekâna, bilmem. Başım Samira’nın koynuna dayanmıştı, sarı saçlar her yanımı örtüyordu. Beyaz sabun kokusunu hissettim. O sırada kapağın kapanma sesini duydum. Ürperdim. Kulağıma bir fısıltı geldi: “Derin bir nefes al!” Aldığım o nefesi vermeye kalmadı, Samira’yla bir merdivenden inmeye başladığımızı hissettim. Gözlerimi açtım, önümüzde basamaklar uzanıyordu. Elele tutuşmuş, hızla ilerliyorduk. Sanki biz olduğumuz yerde adım atıyorduk da altımızdaki merdiven geriye doğru gidiyordu. Sonunda tünel ağzına benzeyen bir boşluktan açık havaya çıktık. Ama yönümüz yere değil, gökyüzüne doğruydu. Az sonra kanatlarını açmış iki kuş gibi havada süzülüyorduk. Bir yandan da aşağıyı seyrediyorduk, ormanlar, nehirler, göller, tepeler gerimizde kalıyordu. Büyük bir nehre geldiğimizde yere yaklaştık, kocaman bir şelalenin yanında yere indik. Ta yukarıdan gürültüyle dökülen suların içinden bir gökkuşağı görünüyordu. Saçılan sular bize kadar sıçrıyordu.

Samira elimden çekerek beni nehre soktu, yüzerek şelalenin arkasına dolandık. Kayaların arasındaki yarıktan bir mağaraya girdik. İçerisi ev gibi döşenmişti. Arkadaşım beni bir divana oturttu, kendisi duvardaki aynanın önüne geçip saçlarını taramaya başladı. Bir yandan da bana izahatta bulunuyordu,

Ben burada yaşıyorum. Yani hem sandığın içinde, hem burada. Sen benimle aynı yaşa gelene kadar büyümeyeceğim. Sonra da sana varacağım.

Samira galiba üşümeye başladığımı anladı, gardrobunu açtı, kahverengi bir pelerin çıkardı. Beni kucakladı, ikimizi birden pelerinle sardı. Havalandığımızı hissettim. Gözlerimi açtığımda kendi evimde, yatağımdaydım.

Doğruldum. Tam, “Pelerin…” diyordum ki annemin sesini işittim, “Ne pelerini, dün aldığım kahverengi battaniye bu.”

O günden sonra annemle Hacı Nine’nin evine gitmedim. Geceleri duvardan atlayıp Samira’yla buluşmayı düşündüğüm çok oldu. Ama bir kez daha böyle bir maceraya girişmeye cesaret edemedim.

Sonra talebelik başladı, ilkokul, leyli mektep, derken muallim mektebini de bitirdim. Askere gitmeden elini öpmek için uğradığım Hacı Nine’ye Samira’dan söz edemedim, salondaki sandığa kaçamak bakışlar atmakla iktifa ettim.

Askerdeyken Hacı Nine’nin ölüm haberi geldi. Teskere alıp eve döndüğümde komşumuzun eşyaları paylaşılmış, evi birilerine satılmıştı. Bizimkiler sandığın kime gittiğini bilmiyorlardı. O günden beri Samira’nın izini kaybettiğimi, onu bir daha göremeyeceğimi düşünüyordum. Bugün bu pazar yerinde melekli sandığa rastlayana kadar.

Şimdi kalbim yeniden çarpmaya başlamıştı. Gruptan birkaç arkadaş da merak saikiyle peşimden gelmiş, benim bu sandığa niçin bu kadar alâka gösterdiğimi anlamaya çalışıyordu. Satıcının “İçine de bakın beyim,” diyerek kapağa doğru uzattığı elini galiba biraz da kaba bir hareketle tuttum. Halil Hoca yeni sandıklara da bakmamı telkin ederken Semra Hanım da satıcıyla benim namıma pazarlık ediyordu. Sandığın etrafını halatla sıkıca bağlattım, oraya göndersin diye satıcıya maarif misafirhanesinin adresini verdim. Sonra o sandığı Eskişehir’e kadar trenin furgonunda taşıttım, oradan otobüsle Bursa’ya gitmek ayrı bir macera oldu. Bereket üçümüz birlikte dönüyorduk da Halil ve Semra Hocaların yardımlarıyla işim biraz kolaylaştı.

Sonunda bekâr evime getirip yatak odama koyduğum sandığın içine bakmak için daha ilk geceden büyük bir iştiyak duyuyordum. Fakat pencereden, gökyüzündeki hilali görünce arzumu tehir ettim. Saatli Maarif Takvimi’nin yapraklarındaki ay şekillerini takip ederek günleri saydım, dolunay gecesini zor ettim. Hava karardı, sandığın önüne oturdum. Fakat gökyüzü o kadar bulutluydu ki dolunayın ışığı gelmiyordu odaya. İstemeye istemeye o gece kapağa dokunmaktan vaz geçtim, yatıp uyudum.

Bir sonraki dolunay gecesi annem benim evde kalıyordu, sandığı açma denemesini onun yanında yapamazdım. Üçüncü seferde vazifeli olarak başka bir şehire gitmek mecburiyetinde kalmıştım. Böyle böyle, yedinci dolunay zamanı oldu. O gece bütün şartların tamam olduğuna, Samira ile aramızda artık bir mania kalmadığına iyice kani olmuştum. Ne yapıp edip kapağı açacaktım. Vakit gece yarısına yaklaştı, dolunayın ışığı odayı aydınlatıyordu. Sandığın önünde diz çöktüm. İki ucundan tutup kapağı araladım, dışarıya ışık filan sızmıyordu. Açıklığı biraz arttırdım, hayır, bir anormallik müşahade edemedim. Sonunda kapağı ardına kadar açtım. Sandığın tabanı, dört yanı kareli ambalaj kağıdı ile kaplıydı ve içi boştu. Hayır, boş değil, bomboştu. Olduğum yerde donup kalmış, bir yandan ne yapacağımı düşünüyor, bir yandan da bir mûcizeye bel bağladım diye kendime kızıyordum.

O sırada kapım çalındı. Pek arkadaş meraklısı olmadığım için nadiren, o da annem geldiğinde duyduğum zil sesini bir gecenin, hem de tam bu gecenin yarısında duymak olacak iş değildi. Üçüncü çalışta sesin gerçek olduğuna ikna olup açtım kapıyı.

Karşımda yorgun yüzü ile Semra Hoca duruyordu, elinde de bavulu vardı. İzinli gittiği memleketinden geliyormuş, İstanbul otobüsüne bindiği için böyle bir saatte bizim garajda inmek zorunda kalmış. Anahtarını annesinin evinde unutmuş, kapıyı birlikte kaldığı arkadaşına açtıramamış, Semra’da nasıl olsa anahtar var diye başka bir yere gitmiş olsa gerek ki arkadaşı evde yokmuş. Neticede, en çok itimat edebileceği kişi olarak ben gelmişim aklına. Sabaha kadar onu misafir etmem mümkün müymüş.

Elbette, elbette mümkün. Buyurun Semra Hanım kardeşim.

.

Babam tam buraya, öykünün son paragrafından hemen öncesine karakalemle bir portre çizmişti. Profilden. Saçları ve gözleri açık renkte, kalkık burunlu, durgun bakışlı bir kadın. Fakat altında bir not ya da isim bulunmadığından bu resmin sahibi kimdir, anlaşılmıyordu; sandıktaki kız Samira mı, yoksa öğretmen Semra Hanım mı? Babamın özellikle böyle bir belirsizlik bıraktığını düşünüyorum. Acaba öykünün şu son cümleleri bir şeyleri açıklıyor olabilir mi?

.

Melekli sandık hep yatak odamızda kaldı, içine çamaşırlar, elbiseler, çarşaflar filan koyduk. Fakat sandığın hikâyesini Semra’ya hiçbir zaman anlatmadım; ne bavuluyla bana geldiği o dolunaylı gecede, ne nişanlandığımızda, ne de evlendiğimizde. Çünkü hiçbir kadın rakibeleri hakkında bir şeyler işitmekten hoşlanmaz; o rakibeler geçmişte kalmış olsa dahi.

.

Caner Fidaner

Reklamlar

30/06/2015 - Posted by | Öyküler |

2 Yorum »

  1. Çooo.. güzel. Çocukluk anılarıma götürdü beni.

    Yorum tarafından Lütfi Değirmencioğlu | 30/06/2015 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: