Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Adı Olmayan Otel

AdiOlmayanOtel

Küçük otelin kapısından beyaz elbiseleri ve savrulan sarı saçlarıyla girişlerini unutmamız mümkün değil. Açılan kapıdan arkadaki badem ağaçlarının bahara kesmiş dalları görünmüştü önce. Sonra üç genç kadın telâşla eşikten geçtiler ve resepsiyonda duran, gözlerini hayranlıkla kendilerine dikmiş üç erkek kardeşle göz göze geldiler. Ortadaki bendim.

Adım Epistem. Ağabeyim Doksa ve küçüğüm Gnosis’le birlikte ailemizden kalma köşkte oturuyoruz. Üçümüz burada, bir arada büyüdük. Çocukken her köşesinde koşturduğumuz, oyunlar oynadığımız, ağaçlarına tırmandığımız büyük bahçenin yola yakın kısmına bu küçük oteli inşa ettireli neredeyse üç yıl oluyor. Otelin terasından ilkokulumuz görünüyor. Düşünüyorum da, o okulun yolu bizim için derslerden çok daha ilginçti. Yürürken Gnosis altına bakmadık taş bırakmaz, ben her karşılaştığımız kişiyle üç beş lâf ederdim. Doksa ise sık sık bizi uyarır, okula ya da eve zamanında yetişmemiz gerektiğini hatırlatırdı. Gnosis’i ağaç tepelerinden indirmek gibi zor işler de ona düşerdi. Yeşillikler arasında hayvanlarla, bitkilerle iç içe büyümenin nasıl bir nimet olduğunu büyük şehirlere okumaya gittiğimizde anladık.

Doksa hukuk fakültesini tercih etti, ben işletme bölümünden mezun oldum. Gnosis ise, babamızın bütün itirazlarını kulak arkası ederek felsefe okudu. Annemizi ve babamızı erken yaşta kaybedince üçümüz de kasabaya geri döndük ve otelcilik yapmaya karar verdik.

O güne kadar epey müşteri ağırlamıştık ama bizi bu üçlü kadar etkileyen olmamıştı. Doksa derin bir nefes aldı ve kızları konuk defterine kaydetmeye başladı, Gnosis ile ben bavullara yapıştık. Önce gözlüklü, ciddi bakışlı büyük ablanın adını öğrendik: Agape. Sürekli bir şeyler anlatan ortancaları, yani Filia en çok bana gülümsemişti. Kıvırcık saçlı, yerinde duramayan Eros ise Gnosis ile bakışıyordu. Üç kız kardeşi otelin üst katındaki en geniş odaya yerleştirdik, böylece o kocaman balkondan yalnızca yeşil tepeleri ve yol kenarından başlayan çam ormanını değil, kasabanın meydanını da görebileceklerdi.

İlk gün akşam yemeği için bahçeye, bademlerin altına altı kişilik soframızı kurduk. Çevre masalarda oturanlar bizi gülümseyerek izliyor, belli ki bizim neşemize imreniyorlardı. Tabaklar ve dört şarap şişesi boşaldıktan sonra Agape sordu, “Hiçbir yerde tabela göremedik, sizin otelin adı ne?” Doksa cevap verdi, “Yok. Bizim otelin henüz bir adı yok.” Kızlar hep bir ağızdan itiraz ettiler, “Ama olamaz, bu büyük bir eksiklik!” Ben atıldım, “Bu konuyu aramızda çok konuştuk. Sonunda ‘isimden önce anlam gelir’ diye karar verdik. Hele bu otelin anlamını bir çözelim, ondan sonra adını koymak çocuk oyuncağı.” Kısa bir sessizliğin ardından hepimiz bir ağızdan konuşmaya başladık.

Bir süre sonra sıkıldım, sustum, istesem de havada uçuşan onca lâfı dinleyemeyeceğimi fark ettim ve koyu lacivert gökyüzündeki dolunayı seyretmeye başladım. Kasabanın saat kulesi gece yarısını haber verdiğinde Filia yanımdaki sandalyeye oturmuş, iki eliyle sol kolumu tutarak bana çocukluğunu anlatıyordu. Bir ara Agape’yi duydum, kızgın bir sesle bağırıyordu; “Eros nerede? Gnosis de yok. Nerede bunlar? Yoksa…” Gözlerim açıldı, çevreme baktım, gördüm ki masada dört kişi kalmışız. Başımı arkaya çevirdim, bizim evin bodrum katından cılız bir ışık geliyordu. O sırada Filia kulağıma eğildi, “Hep böyle olur,” dedi; “Eros macera peşindedir, daha doğrusu içinden geldiği gibi hareket eder. Agape ise toplumun kurallarını kanun maddesi sayar, Eros’u kendince doğru yola getirmeye uğraşır.” Gülümsedim, “İkisini barıştırmak da sana düşer değil mi?” Bu kez Filia gülümsedi, “Evet, iyi bildin. Eros’u sıkı bir fırça bekliyor şimdi. Ama bizim ufaklık zekidir, ha. Agape’nin yaptıklarını karşılıksız bırakmaz. Sence de ikisi birlikte mi şu anda?” Evin bodrumundan gelen ışığı gösterip başımı salladım, “Muhtemelen.”

Birlikte otelcilik yapmaya karar verdiğimizde önce köşkün katlarını paylaşmıştık. Gnosis pek de büyük olmayan bodrum kata yerleşmiş, böylece dillere destan dağınıklığını biraz olsun gözlerden saklamıştı. Bugün de onunla arkadaşlık etmek isteyenlerin dar merdivenlerden inmeyi, bana basık ve havasız gelen odalarda oturmayı göze almaları gerekiyor. Işık bodrum katın salonundan geliyor. Gnosis ile Eros’un yer minderlerine kaykılıp oturduklarını, müzik setinden Ravi Şankar filan dinlediklerini tahmin ediyorum. Belki de bir süre sonra astral yolculuk seansına geçerler.

Doksa, ‘pencereden baktığımda dünyayı daha geniş açıdan görmek istiyorum’ demiş ve ikimize de sormadan üst kata el koymuştu. O günden beri günün bir yarısını odalarını derleyip toplamakla geçirirse öbür yarısında da üstünü başını düzeltiyor. Saçını taramadan kapıyı açmaz, yanında söylenmesinden hoşlanmadığı sözcükleri listelesen koca bir sözlük olur. Bir alışkanlığı da Gnosis’in açıklarını yakalamak ve bunları nasihat çekme fırsatı olarak değerlendirmektir. Sanki küçük kardeşimiz onu dinleyecekmiş gibi. Zaman zaman aralarında öyle ağız kavgaları çıkıyor ki öyle bir gün mahkemeye gitseler eminim ikisi de hapse atılır.

Neyse ki benim gibi bir kardeşleri var. Her kavgada Doksa ile Gnosis’i kendi daireme, orta kata çağırırım, sessizliğin erdemini hatırlatırım onlara, “Haydi beyler, koca adam oldunuz, kavga etmeyin artık.” Doksa şikayet eder, “Kimmiş adam olan? Bu Gnosis hiç büyümeyecek. Arkadaşlarını toplayıp ruh çağırmış!” Gnosis altta kalır mı? “Ne yani beyefendi, ilimine irfanına mı dokundu? Sana ‘gel, katıl’ diyen mi var? Her yeri kışla disiplinine sokamazsın. Sana kalsa rüya yorumlarını bile yasaklarsın.” Doksa tehditkâr bir bakış atar, burun kıvırır. Ben aralarını bulmaya çalışırım: “Kardeşlerim, hepimizin görüşü, düşüncesi aynı olamaz. Olmasın da zaten. Birbirimize anlayış gösterelim.” O an için sakinleşirler ama üçümüz de biliriz ki, bir süre sonra başka bir olaydan yeni bir atışma çıkacaktır.

Kızlar birkaç gün sonra bizi odalarının balkonuna, kahvaltıya davet ettiler. O sabah otelin standart menüsünden çok daha zengin bir sofra bizi karşıladı. Bir ağızdan anlatmaya başladılar, masadaki kır çiçeklerini gün doğumunda Eros toplamıştı, kruvasanları ve ev reçellerini erken bir saatte Filia kasabadan almıştı. Oturacağımız yerleri gösteren, isimlerimizin yazılı olduğu kâğıtları akşamdan hazırlayan ise Agape’ydi. Uzun masanın bir ucu Doksa’ya ayrılmıştı, öbür uca Agape yerleşti. Eros’la Gnosis el ele göz göze, karşılıklı oturdular. Benim karşıma da Filia geçti ve hemen ellerimi tuttu, bana bir şeyler anlatmaya başladı. Dondurmalara sıra geldiğinde ona âşık olmuştum bile.

Birkaç gün sonra yakındaki çamlığa pikniğe gittik. Yemekler yendi, yakan top, ip atlama derken hepimiz yorulduk, ağaç diplerine çekildik. O sırada Agape’nin heybesini aldığını gördüm, Doksa’yla birlikte bizden uzaklaşırlarken Eros, Agape’nin heybesinin içine gizlice bir şey bıraktı.

Akşam yemeği için badem ağaçlarının altına kurduğumuz sofrada en önemli konu otelin adı oldu. Filia kardeşlerine de danışarak isim önerileri hazırlamıştı. Elindeki uzunca listeyi heyecanla okumaya başladı ama Doksa her öneriyi bir bahaneyle reddediyordu:

– Cennet Oteli?

– Çok iddialı.

Badem Bahçesi?

Çağrışımları yetersiz.

Doğanın Sesi?

Müzik okulu mu burası?

Üç Kardeşler?

Çok sıradan.

Gel ve Gör?

Özgün değil; hem romanı var, hem filmi.

Perili Köşk?

Mistik, olmaz.

Sonunda kızlar pes etti, biz tezimizde ısrar ediyorduk: “Anlam, isimden önce gelir.”

O gecenin başka bir sürprizi vardı. Kahvelerimizi içerken Eros cep telefonunu çıkardı, “Dinleyin!” deyip aletin sesini açtı. Önce Doksa’nın konuştuğunu duyduk: “Ah, Agape. İlk gördüğüm anda sana tutuldum. Böyle bir duyguyu daha önce hiç yaşamamıştım. Belli ki bizim karşılaşmamızı sağlayan yüce bir kudrettir.” Donup kalmıştık. Doksa’nın atlayıp Eros’un elindeki cep telefonunu kapmasına Gnosis engel olmuştu. Ardından Agape’nin cevabı geldi telefondan: “Ben de sana vuruldum Doksa, efendiliğin, kibarlığın, titizliğin beni benden aldı.” Eros sesi kapattı ve yanakları pembeleşmiş Agape’ye, “Herhalde bundan sonra kimsenin hayatını kontrol etmeye kalkmazsın ablacığım,” dedi, “Biliyorsun bu konuşmanın devamı da var.”

Ardından ciddi bir kavga koptu, Gnosis bir süre sol gözü morarmış olarak gezdi, Eros’un da birkaç tutam saçı Agape’nin elinde kaldı. Ama ilginçtir, bu olay kızlarla aramızı açacağına bizi daha da kaynaştırdı. İlkbaharda tanışmıştık, aynı yıl kasımpatları ve siklamenler arasında üç nikâhlı bir düğün yaptık. Köşkün bodrum katında Gnosis ile Eros oturmaya başladı, Filia benim yanıma, girişe taşındı, Agape de üst kata.

Tanıştığımızdan iki yıl sonra, yine badem baharları altında kurduğumuz sofraya üç bebek katılmıştı. Gnosis ile Eros, sürekli muzurluk düşündüğü bakışlarından belli olan oğullarına İd adını takmışlardı. Agape de bir oğlan doğurdu, onun adı Süperego oldu. Bizim kızımızın ismi ise Ego. Eminim biraz büyüdüklerinde İd ile Süperego sürekli itişecekler, Ego tatlı bir sarışın olacak ve onların arasını bulacak.

Ortak eksiğimizin tamamlanması için bir karar daha verilmesi gerekiyordu. O konuda kimseye haber vermeden hepimizin adına bir girişimde bulundum ve “Önce isim mi, anlam mı?” tartışmasına son verdim. Neyse ki tercihim aile içinde memnuniyetle karşılandı. Artık kimse bize “İsminiz yok!” diyemez. Kocaman tabelamız ta yoldan görünüyor: “Anlam Oteli”. 

Caner Fidaner

Reklamlar

16/06/2016 - Posted by | Öyküler | , , , , , ,

2 Yorum »

  1. geçmiş olsun bende ara verdi neden diyordum..

    Yorum tarafından nurhan | 17/06/2016 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: