Caner Fidaner'den

Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir

Hürmüz’ün Derdi

letter Sevgili ablam, canım ablam,

Şöminenin başındaki o rahat koltuğuna otur, ayaklarını pufa uzat, derin bir nefes al ve mektubumu okumaya başla. Önemli bir karar vermem gerekiyor ama kafam karışık. Çaresiz kaldığımda hep yaptığım gibi sana akıl danışmak istiyorum.

Birkaç ay öncesiydi. Akşamüstü olmuş, garsonluk yaptığım pastanenin, özür dilerim, patiserinin hemen hemen bütün masaları dolmuştu. Dik yürüyen, saçları dikkatle taranmış, pahalı montunun fermuarı boğazına kadar çekilmiş bir bey, çevresine “Ben buradayım” bakışları atarak en dipteki tek kişilik masaya oturdu. Hemen ardından bana seslendi: “Hamfendi, çay rica etsem?”

Sonra montunun cebinden çıkardığı küçük kitabı açtı. Bir saat boyunca yerinden hiç kalkmadan okumaya devam etti, epi topu iki bardak şekersiz çay içti. Çok yakışıklı sayılmazdı ama kendine güvenen bir hali vardı. Yan gözle beni izlediğini ta başından fark etmiştim. Hesap öderken kredi kartına yan gözle baktım, adı Can’dı.

Ertesi gün aynı saatte gelip dipteki masaya oturduğunda ilk işi adımı sormak oldu, böylece birbirimiz için “Hürmüz Hanım” ile “Can Bey” olduk. Yine kitap, yine iki bardak çay. Gizli gizli beni süzmeler de devam etti. Masasını silerken kokumu duyabileceği kadar burnuna yaklaştım, yakamın açılmasına fırsat verip önünde gereğinden fazla eğildim. Yanakları pembeleşti, ordan anladım, benden etkilendiğini. Hep dersin ya, “Sen yaklaş, ilgileniyorsa görür.”

Üçüncü gün yüzüme mahçup bir gülümseme oturttum. Kitap, çay. Epey sonra bir çay daha. Elimde bezle masaya yaklaştığımda kitabını kapattı ve koynumda sallanan melekli kolyeyi pür dikkat izlemeye başladı. Eğildiğimde kitabın adını okudum: “Poe’dan Seçme Hikâyeler”.

Maceranın dördüncü gününde bir atak yapmaya karar vermiştim. İkinci çayını götürdüğümde, “Anabel şiirini çok severim,” dedim. Beni hemen düzeltti: “Annabel Lee demek istiyorsunuz. Şiirleri de iyidir ama ben asıl Poe’nun hikâyelerine hayranım. Şiir olsun öykü olsun, her yeni Poe çevirisini bulur okurum.” Yan masaya yeni oturmuş çifte siparişlerini sormak için dönmüştüm ki arkamdan seslendi, “William Wilson harikadır.” Kasada para öderken sordum, “William Wilson da hikâyeler mi yazmış?” Kibarca fakat biraz yukarıdan bakarak gülümsedi, “Hayır, o kendisi bir hikâye.” Bilmez miyim hiç, Poe’nun o emsalsiz mücevherini tabii ki okumuştum. Fakat “Her erkek, kendisine bir şeyler öğretebildiği kadından hoşlanır.” demiştin ya, eh işte, orada kullandım bu bilgiyi.

Beklediğim davet ertesi gün ikinci çay sırasında geldi, “Hürmüz Hanım, bu akşam birlikte yemeğe gitsek?” İlk seferde reddedeceksin, böylece adam seninle çıkmayı gerçekten istediğine emin olacak, değil mi? Evet, tam dediğin gibi oldu.

Ah, isterdim ama bu akşam mümkün değil Can Bey.”

Gerekçe söylemedim ki kararlarımı kendi başıma aldığımı şimdiden bilsin.

“Yarına ne dersiniz?”

Bakalım, olabilir herhalde.”

O gün masasını silerken önünde her zamankinden fazla eğildim, bezi mermerin üzerinde yavaş yavaş dolandırdım, benim melekli kolye gözlerinin önünde bir sağa bir sola gidip geliyordu. Nefesimi hissedebileceği kadar da yaklaştım yüzüne. Hiç olmazsa o an için beni “Kuyu ve Sarkaç”tan daha ilginç bulduğuna eminim.

Ertesi gün bir sürprizle karşılaştım. Can Bey’i beklediğim saatte patiserinin kapısından saçları taranmamış, montunun önü açık, yalpalayarak yürüyen biri girdi. Giysileri tanıyordum fakat gelen beklediğim kişi miydi, emin olamadım ve hayretle; “Can Bey?” dedim. Yeni müşteri başını iki yana salladı, “Hayır Hürmüz Hanım, benim adım Cin.” Yeni müşteri dipteki masaya doğru giderken büyülenmiş gibi peşinden yürümüştüm.

Can ağabeyimdir. On beş dakika önce doğdu diye nasıl ömür boyu benim ağabeyim oluyor, o da ayrı bir mevzu. Giysilerime bakıyorsunuz değil mi? Beyefendi kendi başına hiçbir şey satın alamaz, ne bir pantolon ne bir ceket. Her malda bir kusur keşfeder çünkü. Sonunda işin kolayını buldu, hep benim giysilerimi kullanıyor.”

Adımı nereden bildiniz?”

Ağabeyim evde sizden başka bir şey anlatmaz oldu. Bir çay alabilir miyim?”

Kitabını rulo yapmış elinde tutuyordu, masaya koyup açtığında baktım, bir çizgi roman. Kapaktaki ismin bir kısmını görebildim: “Dr. Jekyll ve…” Evet, Stevenson’du okuduğu.

İkinci çayı yarılamıştı ki beni eliyle çağırdı, “Ağabeyim hasta, iki üç gün evden çıkamayacak. Bu akşam sizi yemeğe ben götüreceğim.”

Böyle emrivakiler bana göre değildir, başka zaman olsa kesinlikle reddederdim. Fakat durum o kadar ilginç geldi ki teklifi kabul ettim. İyi ki de etmişim. Bir Hint restoranında bol baharatlı yemeklerle başlayan gecemiz geç saatlere kadar klüpten klübe, danstan dansa devam etti. Çok eğlendim doğrusu. Cin Bey neredeyse karşılaştığımız herkesi tanıyordu, belli ki bu çevrelerin insanıydı. Yanımda o değil de Can Bey olsaydı, gecem çok daha durgun geçecekti kuşkusuz.

Son gittiğimiz yerde samimiyeti biraz ilerlettik ablacığım, hani birbirimize sarılmalar, dans ederken yapışmalar, oraya buraya öpücük kondurmalar, alın, yanak, çenemin köşesi falan derken iş kulak memesine kadar geldi. Fakat hayır, o kadar ısrar etmesine rağmen Cin Bey’in “Gece kahvesini sizin evde içelim” teklifini reddettim.

Ertesi gün hangisini göreceğim diye merakla patiseride bekledim ama ikisi de gelmedi. Birkaç gün sonra Can Bey’in gündelik ziyaretleri başladı. Bu kez elinde kapağı kırmızı, ciltli bir kitapla geliyordu, Poe’nun şiirleri. İlk izin günümde bir parkta dolaşmaya çıktık, bana Anabell Lee’yi okudu. Şiir bittiğinde gözlerinin dolduğunu fark ettim ve elimi tutmasına izin verdim. O akşam beni adını hiç duymadığım bir restorana akşam yemeğine götürdü. O benim sevdiğim yemeğin adı menüde şnitzel diye değil, “schnitzel” olarak yazılmıştı; gittiğimiz yerin kibarlığını buradan anla.

O görüşmemizde birkaç kez “İkiziniz varmış?” diye konuyu Cin Bey’e getirmeye çalıştıysam da başarılı olamadım, muhatabım her seferinde başka tarafa bakıyor ve beni duymazdan geliyordu. Gece Can Bey beni evime bıraktı; onu içeri, kahve içmeye filan çağırmadım, ben yanağımı uzatmasam veda öpücüğü bile istemeyecekti.

Birkaç gün ikisini de göremedim. Sonra bir akşam Cin Bey telefon etti, “Yarım saate kadar sana geliyorum,” diye. Onun sesini duyunca boynum, kulak memelerim sızlamaya başladı, ağzımdan “Tamam” cevabı çıktı. Az sonra dağınık saçları, buruşuk montu, pantolonundan dışarı taşan gömleği ve fıldır fıldır bakan gözleri ile Cin Bey kapımdaydı, bir elinde koca bir çiçek demeti, öteki elinde iki pizza paketi ve koltuğunun altında litrelik Merlot şişesiyle.

Sana o gecenin ayrıntılarını anlatmayacağım sevgili ablacığım, sadece kulak memelerimin sızıltısının geçtiğini, sabahın ilk ışıklarıyla uyandığımda içimden şarkı söylemek geldiğini, perdeleri açar açmaz sokağın karşı kaldırımında gördüğüm köpeğin pek sevimli olduğunu yazayım. Artık birbirimize Cin ve Hürmüz demeye başlamıştık.

Ertesi hafta da Can Bey’in davetini kabul ettim, birlikte Süpermen filmlerinden birine gittik. Sinema sonrası bir pastanede otururken Can Bey, “Çocukken hep Clark Kent olmak istemiştim, halbuki bütün arkadaşlarımın hayali Süpermen’e dönüşmekti.” dedi. Gecenin son kahvesi için benim eve gittik. Tabii iş gecenin son kahvesi ile bitmedi, sabah kahvaltısına kadar uzandı. Neler olduğunu merak ediyorsan söyleyeyim, Süpermen kadar olamasa da Clark Kent de uçabiliyormuş. Hem de bando parçaları eşliğinde! Cebinde getirdiği flaş diskten neler çıktı bak; önce Suppé’nin Hafif Süvari Alayı Üvertürü, ardından Kızıl Ordu Korosu’ndan Kazaska, güneş doğarken de La Marseyez. Böylece Can Bey de Can’lığa terfi etti.

Başını ağrıttım ablacığım. Fakat bana birazcık daha vakit ayır, bitiriyorum.

Son zamanlarda iyi kötü bir düzen kurduk. Bir yandan garsonluğa devam ediyorum, bir yandan da aşağı yukarı her cuma akşamı Can’la buluşuyoruz, marşlarla birlikte. Cumartesileri de Cin’le randevum oluyor, onunla bulutların üzerinde geziyorum. İkizleri bir türlü yan yana getiremedim. Değil bir araya gelmek, birbirlerinden söz etmeyi bile reddediyorlar. Aynı adreste oturduklarını tahmin ediyorum ama ikisi de beni evine götürmeye yanaşmıyor.

Üçümüzün ortak zevki okuma. Örneğin cuma akşamlarından birinde Can Dostoyevski’nin Öteki Ben’ini anlattı, ertesi akşam Cin yatak odamda bana bir öykü okudu, hani Borges 1969’da Boston’un kuzeyinde, Cambridge’de başından geçmiş bir olayı anlatır ya, onu.

Şunu fark ettim: Can’ın yanında ciddi, resmi, hanımefendi bir Hürmüz oluyorum ama Cin ile beraberken kendimi deli dolu bir genç kız gibi hissediyorum. Bu çeşitlenmeler bana keyif veriyor ama beni yoruyor da. İki farklı hayatı iç içe yaşar gibiyim.

Geçen hafta Can’dan da, Cin’den de evlenme teklifi aldım.

Şimdi sana soruyorum: Can’la evlenip geleceğinden pek endişe duymayan fakat ütüyü ve temizliği merkeze almış bir eş mi olayım, Cin’in karısı olup heyecanlı ve eğlenceli ama geleceği belirsiz bir hayatı mı tercih edeyim?

Geçen gün beni bu açmazdan kurtaracak bir fikir geldi aklıma. Nasıl olsa Can ile Cin birbirleriyle hiç yan yana gelmiyorlar; diyorum ki ikisiyle birden evleneyim, hayatımı ikiye ayırayım. Hatta iki Hürmüz bir arada bulunamasın, belki birbirlerinden haberdar bile olmasınlar. Eğer bu düzeni yürütebilirsem cuma ve cumartesi günleri için birer kocam olacak. Belli mi olur, bakarsın zamanla haftanın öteki günlerini de doldurur, yedi kocalı olurum.

Ne diyorsun bu anlattıklarıma?

Yanaklarından öpüyor, cevabını merakla bekliyorum benim güzel ablacığım.

Hürmüz

Caner Fidaner

Reklamlar

02/10/2016 - Posted by | Öyküler, Uncategorized |

1 Yorum »

  1. 🙂 Uygundur! Keyfine bak… İmza: Ablan 🙂

    Yorum tarafından Funda Turper | 07/10/2016 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: